25 Ekim 2011 09:23 Yorumlar(0)
Çözülmesi çok çok zor bir denklemiz. Doğusu batısını istemeyen, batısı doğusunu çoktan gözden çıkaran bir milletiz. Gelenekçiyiz, özümüze bağlıyız; yani Orta Doğuluyuz. Tabi eğer bizim bir tane özümüz olsaydı zorluk çekmezdik ama biz aynı zamanda çok özlüyüz. Sorunumuz bu noktada başlıyor. Orta Asya menşeyli düşünen milliyetçi ve kafatasçılar, Osmanlı merkezli düşünen İslamcı muhafazakarlar, yeni nesil cumhuriyetin Kemalist çocukları ve bir de bunların hiçbirinin bugünün çözümü olmadığını düşünen farklı yolcular… Yakından bakıldığında birbirinden çok farklı olan bu düşünce yapılarını içinde barındıran bir milletiz…
Ha biraz da batılıyız tabi, batılı olmayı çok istiyoruz son birkaç yüz yıldır. Fransız, İtalyan, İngiliz, Amerikan, günün koşullarına göre kim güçlüyse onun dilini konuşup, çocuklarımızı onların okullarında okutmak, batılı gibi düşünürken, doğuyu askıda bırakmak bizim en büyük hobimiz. Elimizde Starbucks kutusu taşırken, cebimizde bizim olmayan kredi kartlarını tüketirken, sınıf atlama çabası içerisinde alışveriş merkezlerinden marka beğenmece oynarken o kadar Avrupalı ya da Amerikanız ki, onlar bile bize özenir.
Bütün bunların yanı sıra fevkalade bir Akdenizliyiz. Sıcak kanlıyız, kanımız kaynıyor. Çoğunlukla düşünmeden yapıyoruz, günü yaşıyoruz, yarını düşünmek işimize gelmiyor. E biraz da unutkanız.
Geçtiğimiz hafta yaşanan bütün gelişmeleri izledik, soğukkanlılığımızı korumaya çalıştık ki tespitimiz yerini bulsun. Aynı hafta içinde yaşanan ve artık yüksek bıkkınlık seviyesine geldiğimiz iki çok acı olay yukarıda anlattığımız “biz”in, bütün karmaşıklığını ve çerpeşikliğini ortaya çıkardı. Evet biz bu gerçekle, bazen sadece televizyonda gördüğümüz yoksullukla, bazen yanımıza yanaşan mendilci çocukla karşı karşıya kalıyorduk ama, bu kadar acı aynı bünyede kısa zamanda kısa devre etkisi yarattı.
Biz, kocaman, 70 milyonluk bir ülkeyiz. Ve topraklarımız o kadar büyük ki herkese yetecek, her düşünceyi kucaklayacak alan var. Ama işte Orta Doğulu yanımız ağır basıyor. Pire için yorgan yakıyoruz. Bizleri kontrol edenler için müthiş kolaylık sağlıyoruz. İnanılmaz büyük bir gürültü içerisinde bizi biz yapan insanlığımızı bile basitçe kaybedebiliyoruz. Bu sebeple korkarız ki sonumuz Saddam’ın Irak’ı, Mübarek’in Mısır’ı, yakında Esad’ın Suriye’si, ilerde Ahmedinejad’ın İran’ı gibi olacak.
14 Ekim 2011 13:30
Bu başlık fotoğraftaki Wall Street eyleminin çevirisidir.
Amerika’nın %1′ine vergi uygulanarak geri kalan %99′a bu verginin aktarılması için Amerikalılar Wall Street sokaklarında.
Kimilerine göre bu istek insan haklarına aykırı, kimilerine göre eşitsizlik, kimilerine göre haklı.
Haklıyı haksızı ayırmak için sonraki pankart aşağıda. Diyor ki ablamızın elindeki pankart; “Hükümet, şirketler için değil, halk için içindir.”
devamı »
13 Ekim 2011 10:22
32 yıl önce de vardı, hala var. Adı sansür. Ama en önemlisi ve tehlikelisi Arif Erkin’in söylediği. Şimdi ‘şeyleri’ biz kendimiz sansürlüyoruz. Biz 12 Eylül’ün çocuklarıyız. Apolitize edilmiş, üretmekten çok tüketmeye, düşünmekten çok konuşmaya itilmiş.. Lütfen aşağıdaki sözler tarihe not düşülsün.
1979 yılı Altın Portakalları 32 yıl sonra sahiplerine Antalya’da verildi. Kim bilir, belki parasız eğitim istedi diye 19 aydır tutuklu bulunan Ferhat Tüzer ve Berna Yılmaz için adaletin gerçekleşmesi de 32 yıl sürer.
“Sansür kurbanı bir kuşaktık hala öyleyiz ve hala özgürlüklerimizin peşindeyiz. Hala özgür değiliz, umarım bir gün özgür olmayı başarırız” / Sevda Aktolga
“Geçmişte oyunlarımız yasaklandı ve bize ‘Bu oyunu oynamayın. Bu oyunu devam ettirirseniz sonra ötekileri de oynayamazsınız’ dendi. Yavaş yavaş bitirdik onları. O zaman bunlar açıkça söyleniyordu, ‘Oynamayın’ deniyordu. Şimdi insanlar sansürü kendileri yapıyorlar” / Arif Erkin
“Keşke bu filmleri hiç yarıştırmasaydık. Keşke onları yarıştırmak yerine bu dayanışma ve direnme öyküsünü hatırlatarak bu eyleme hayat veren herkesi ödüllendirebilseydik” / Yavuz Özkan
“Sansür olayından sonra izin almamış filmlerin yarışmaya girmesini engelleyecek bir yönetmelik yaptık. Onun da üzüntüsünü ve acısını hissediyorum. İtiraf ediyorum” / Selahattin Tonguç
“12 Eylül acı günler. Acılı günler. Daha dün Erdal Eren’in belgeselini izledim. Asılan, işkence gören, binlerce insanın acısı hala yüreğimizdedir. Bu ödül, benim değildir. Onlarındır. Sağolun” / Tuncel Kurtiz
“On yıl boyunca yasaklandı ve yeni kuşağın onu tanıması engellendi. Türkiye’yi terk etmek zorunda bırakıldı. Onu bu gece sevgiyle anıyorum ve diyorum ki, eğer Yılmaz Güney olmasaydı ne ‘Düşman’, ne ‘Sürü’, ne ‘Yol’ filmi olurdu. O karanlık günlerde bu zorlu göreve dayanışma gösteren, onun bütün sevgili arkadaşları, siz olmasaydınız o filmler var olmazdı. Bu ödülü ben Türkiye halklarına, tüm faili meçhullere, işkencelerde ölenlere, hapishanelerde yatanlara ve onların yakınlarına, analarına, babalarına, kardeşlerine, eşlerine, dostlarına, arkadaşlarına adıyorum” / Fatoş Güney
ekimdüşü bir duruştur. Toprağın üstündekinden çok, altındakiyle ilgilenen, yükseklikten çok derinliğe önem veren bir duruştur.
Sonuçlardan çok nedenlerle ilgilenir. Taşı delenin suyun gücü değil, damlaların sürekliliği olduğunu bilir. ekimdüşü'nün kahramanı yoktur, ekimdüşü'ne göre herkes
kahramandır. Yaşamak çok önemlidir ve ayrıca yaşamak direnmektir. Kimi zaman güce, kimi zaman karşındakine, çoğu zaman da kendine direnmektir.
"Taraf" olmak yerine
"karşı" olmaktır. ekimdüşü bağırmak, laf kalabalığı yapmak değildir. Bazen susmak, bazen dinlemek ve hep düşünmektir.
İletişim