Oradaydım kategorisi yazıları

Atina’da bulunduğum zaman dilinde pek çok yapmayı planlıyordum. Bunlardan birisi Panathinaikos’un basketbol maçına gitmekti. Çünkü Panathinaos, Avrupa’nın en iyi dört basketbol takımı arasında yer alıyor. Son 5 sene içinde iki defa şampiyon olup 1 defa final oynaması bunun bir kanıtı olabilir belki. Ancak gelgelelim Türkiye’de basketbolun şu anki durumuna gelmesini sağlayan Efes Pilsen, Olympiakos’la aynı gruba düşmüş. Elimden fazla bir şey gelmez. Panatinaikos’la şansımı ileriki turlarda deneyeceğim.

Olimpiakos’la Efes Pilsen’in maç yapacağını öğrendiğimiz vakit bilet fiyatlarını, Türkiye için tribün açılıp açılmayacağını öğrenmemiz gerekiyordu. İnternetten yaptığımız fiyat ve mekan araştırmaları sonucu bilet fiyatlarının 10-15€ civarında olduğunu ve maçın Olympiakos’un basketbol mabedi Peace and Friendship Stadium‘da oynanacağını öğrendik. Bu stad Olimpiakos’un şehri Pire’de bulunuyormuş ve 11,390 kişilik kapasiteye sahipmiş. 2004 Atina Olimpiyatları için yeniden düzenlenen stadın yeniden yapımına 7.4 milyon € para harcanmış. Geri kalan bilgilere ulaşmak için burayı tıklayabilirsiniz.

Efes Pilsen’i Türkiye’de ve Avrupa’da destekleyen birisi olarak karşılaşmayı Efes tarafında üstelik Yunanistan’da izlemenin çok güzel olacağını düşünüp, internet üzerinden Efes Pilsen kulübünün telefonunu bulup Skype’la aradım. Telefonda çıkan ilk kişiye “Yunanistan’da ben ve iki arkadaşım öğrenci olarak bulunuyoruz. Efes Pilsen buraya geleceği için çok heyecanlıyız. Acaba Efes Pilsen için tribün açılacak mı? Ya da maçı Efes’i destekleyebileceğimiz bir şekilde izleme ihtimalimiz var mı?” sordum. Sonra beni başka bir yere bağladılar ve çıkan kişiye de aynı cümleyi kurdum. Ardından o da beni birisine bağladı. Bu anlatma ve bağlanma olayı 5 defa tekrarlandıktan sonra bana en son konuştuğum kişi Alper Yılmaz isminde birinin telefonunu verdi ve onunla konuşmam gerektiğini söyledi. Alper Yılmaz ismi hiç yabancı gelmiyordu ama kim olduğunu da bilmiyordum.

Sonra Alper Yılmaz’la bağlantı kurdum. Kendisi çok nazik şekilde Olympiakos kulübüyle konuşması gerektiğini, Efes’in deplasmanlarda fazla taraftarı olmadığı için ve ülke Yunanistan olduğu için sorması gerektiğini ertesi gün aynı saatte aramamı söyledi. Ben ertesi gün aynı saatte aradığımda hala konuşmadığını, ertesi gün tekrar aramamı söyledi ki ertesi gün 12 Kasım 2009 Perşembe ve maç günüydü. Skype’ı kapattıktan sonra aklıma Alper Yılmaz’ı araştırmak geldi. İstatistiklere baktığımda ve Ekşi Sözlük’ten öğrendiğim kadarıyla Alper Yılmaz Efes Pilsen’in idari menajeriymiş. Tabi maç günü aradığımda hala soramadığın telefonumu vermemi, bir gelişme olursa beni arayacağını söyledi. Ve tabiki aramadı.

Maç günü ve saati geldiğinde bilet almak için beklediğimiz uzun kuyruk sonunda biletimizi aldık ve maça girdik. Gerçekten görkenli olan Barış ve Kardeşlik Stadı’nda yaklaşık 3000 kişi Olympiakos’u desteklemeye gelmişti. Maça Efes iyi başlasa ve bir ara skor farkını lehine 8 sayıya çıkarsa da maçı kazanamadı. Karşılaşma 105-90 bitti.

Maç esnasında denizden taraftaki potanın arkasındaki tribün ki GATE 8 olarak ün salmışlar, susmadılar. Sustukları an çok ilginçtir ki Olympiakos’un maçı kazandığının belli olduktan sonraki andı. Fark Olympiakos lehine son çeyrekte 10 sayıya çıktıktan sonra birden türbünler sustu ve eve nasıl ulaşacakları derdi sardı. Malum Atina’da oturanların yapması gereken bir yolculuk vardı. Zaten o andan sonra Atinalılar stadı terk ettiler.

Yunanistan’da Türkiye takımının maçını izlemekse ilginç bir tecrübe. Onlar olaya tıpkı bizim ülkede bakıldığı gibi milliyetçi şekilde bakıp, takımlarını daha ateşli şekilde desteklediler. Çok agrasif bir kaç arkadaşa rastladık ki bizim Türkiyeli olduğumuzu bilse orada bize yumruğu indirebilirdi. Ayrıca maça birlikte gittiğimiz ve kendisini ilk defa gördüğüm, İstanbullu Türk arkadaşımızın hırkasının altında Türkiye forması olduğunu öğrenince yusuflama sıklığımız biraz daha arttı.

Maçla ilgili en çok zevk aldığım unsursa istediğim gibi Türkçe küfür etmekti. Efes smaç ya da üçlük bulunca üzülüyormuş gibi “bu da girsin o zaman size” demek çok tatlı bir duyguyu. Zaten önemli olan maçın skoru veya kazanmak değildi. Önemli olan orada olmaktı. Ve ben oradaydım.

Oradaydım: Bungee Jumping

Kategori: Oradaydım

19 Eyl 2009

Önceki yazımda yazdığım parasailing olayının ardından adrenalinle aramda küçük çaplı bir ilişki oldu. Çok sevdim kendisini, ben onu sevdikçe o da beni sevdi. Son olarak aramızdaki ilişki beni 75 metrelik vincin üzerine çıkarıp aşağı attı.

Şunu söylemeliyim ki oraya yani Alanya’ya giderken bunu yapacağımı defalarca söylemiştim. Çünkü önceki sene yapmadığım için bungee jumpingi rüyamda görmüş, hayal etmiş, canım çekmişti. Gezinin sonunda olacağı için içten içe bu aktiviteye kilitlenerek geçirdiğim günlerin sonunda, 2009 Üniversite Alanya gezisini zirvede bitirecektim.

Antalya’daki aquaparka girdikten sonra gerekli bilgileri almak için bungee jumping bürosuna gittim. Yapmayı kafama koymuş olmama rağmen, riski, güvenliği düşünmeden o yükseklikten atlamam düşünülemezdi. Benim konuştuğum sorumlu beni oldukça rahatlattı ve 1000 defa ziyaretçilere yaptırdığı bu aktivitede hiçbir defa sorun yaşamadığını söylemişti. Ben adamla konuşurken bizim kafileden bir çocuk catapult yapıyordu. Catapult yerden gerilerek yukarı doğru zıplatılarak insanların bir füze gibi fırlatılması sporu. Bungee jumping ise yüksek bir vincin tepesine çıkıp oradan bağlı şekilde atlamak anlamındadır.

Ancak karar vermem gereken bir durum vardı. Catapult veya bungee jumpingden birisini seçmem gerekiyordu. Sorumlu adama sorduğumda bungee jumping tecrübesinin eşsiz olduğunu, onu tercih etmem gerektiğini söyledi. Maddi olarak birbirinden farkı olmayan iki aktivite arasından tabiki daha farklı ve heyecanlı olduğu söylenen bungee jumpingi seçtim.


Önce ağırlığım ölçüldü. Öğrendiğime göre 130 kilodan ağır 60 kilodan hafif bünyeler bu aktiviteleri yapamıyormuş. Sonra ağırlığımı elime silinmeyen kalemle yazdılar. Ardından bir adam üzerime geçirilen yeleğin her tarafına ipler sokarak güvenliğimi sağlama prosedürlerini uyguladı. Bu arada yanımda bulunan arkadaşlarımdan honour fotoğraf makinesiyle beni çekiyordu. Diğerleri ise bana bir şey olursa gözlüğümü, bilgisayarımı, telefonumu kimlerin paylaşacağına karar veriyorlardı. Tabiki onlar benden daha heyecanlıydı çünkü ben bunun için kendimi neredeyse bir yıldır hazırlıyordum.

Sonunda hazırlıklar bitti, vince bindim ve vinç yukarı doğru çıkmaya başladı. Yerden yükseldikçe yine sesler kesiliyor, yerdeki insanlar karınca, yapılar kutu haline geliyordu. Aşağıdan minicik görünen vincin kulesi benim sonunda ulaştığım 75 metrelik yükseklikten apartman gibi görünüyordu. Vakit gelmişti. Vinçteki görevli arkamı yavaşça dönmemi, üçe kadar saymamı ve öne doğru kendimi iterek aşağı atlamamı söyledi.

Dediklerini sırasıyla yaptım. Ve kendimi öne doğru fırlattığım andan itibaren yaşadıklarım hayatımın en heyecanlı tecrübesi olarak tarihime geçti. Daha önce değerini anladığım uçmak kadar, düşmenin de aslında mükemmel bir duygu olduğunu bu tecrübe sayesinde anladım. Yere her yaklaştığım saniye çığlığım sesimi yırtarcasına artmıştı. İlk gerilmenin ardından kahkahalarla gülerek beni yere indirdiler.

Yine anladığım üzere adrenalin için garip spor yapan abiler ve ablalar bunu boşuna yapmıyorlar. İnsanın yaşadığını hissettiği, ölümün aksine sadece yaşamayı düşündüğü, yapmayanın kesinlikle anlayamayacağı gerçeküstü bir olaydı. Bir gün olur da kendimi o vincin etrafında tekrar bulursam, hiç acımam tekrar atlarım.

Oradaydım: Parasailing

Kategori: Oradaydım

18 Eyl 2009

Gerçekten uçmak başka bir şey. Benzediği hiçbir tecrübe yok. Ne ilk öpücüğe, ne anne şefkatine, ne Beşiktaş’ın bir galibiyetine benziyor. Çok başka…

Mutlu olduğunuz kadar korktuğunuz, korktuğunuz kadar cesaretli olduğunuz, cesaretli olduğunuz kadar yenilmez olduğunuz kaç tane şey sayabilirsiniz dünyada? Her zorluk böyle görünür ancak işte uçmayı diğerlerinden farklı kılan sonrasında hissettikleriniz. Tekrar tekrar yapmak istiyorsunuz.

Alanya’da arkadaşlarımla gittiğim gezide sadece keyif almak ve güzel zaman geçirmek için yapabilecek farklı bir tecrübe arıyorduk. Bu tecrübenin diğerlerinden farklı olması gerekiyordu çünkü birbirine bir daha o kadar yakın olamayacak kişiler birlikteliklerini taçlandırmak için kendilerini aşmak istemişlerdi bir kere.

Karar verdik uçmaya, gözümüzü kararttık, parayı bayıldık. Tekneye bağlı paraşütle yerin 30 metre üstüne üç arkadaş teker teker uçtuk.

Deniz seviyesinden yukarı doğru yavaş yavaş yükselirken hissettiklerim, bebeklerin ilk yürüşünde hissettiklerinden farksızdı. Yükseldikçe aşağıdan gelen bangır bangır müzik sesi kesilmiş, kirli hava yerini saf oksijene bırakmış ve güneş daha yakından tenimi yakıyor. Olağanüstü sessizlik içinde yapmayı akıl edebildiğim tek şey “gerizler başı” türküsünü avazım çıktığı kadar söyleyip, defalarca “mükemmel” demekti.

Yere indikten sonra adrenali fazlasıyla almış vücudum, sahilde kilometrelerce koşabileceğimi sanarken bacaklarım titriyordu. Ancak o andan sonra başıma gelecek ve beni bungee jumping vincinin tepesine çıkaracak adrenalin, damarlarımda dolaşmaya başlamıştı.

Parasailing benim için gökyüzüne paraşütle çıkmaktan fazlası oldu. Adrenalin için oraya buraya tırmanan, kilometrelerce yüksekten paraşütle atlayan, dalgalara meydan okuyan insanları şimdi daha iyi anlıyorum.

Dört sene boyunca yaz okullarıyla birlikte dolu dolu okuduğum(toplam 12 dönem) okuldan artık ayrılma vakti geldi. Okul hayatımı, özellikle de 2004 ve 2005′in önemli kısmını üniversiteye girmek için uğraştığımı düşünürsek, kişisel anlamda üniversiteden mezun olmak önemli bir olay. Ancak her sene binlerce gencin mezun olup da çuval gibi ortada kaldıklarını görünce çok önemli bir olay değil. İşte bu paradoks mezuniyet törenine kararsız ve tutarsız bakmamı sağladı. Örneğin ailemin bunun için gelmesi benim adıma önemli değildi. Onları yaptığım her şeyde, iyide, kötüde, bile bile yaptığım bir hatada, yolculuklarda, gururda, utançta hep yanımda hissettiğim için gerçekten önemi yoktu. Onlar için önemini bildiğimden yanımda olmalarını istedim ancak törene çok kısa bir süre kala programdan haberim olduğu için gelmeleri yalan oldu.

Evet dedim ya dört sene ve bitti. Artık hayat geldi çattı kapıya. Bir süre daha gerçeklerden kaçmak için çaba sarfedeceğim ama gerçekle yüz yüze gelmek tuhaf bir duygu. İlkokul bire başladığım günden bugüne bunun için çabaladığımı düşününce içim hala tuhaf oluyor. Ama resimlerde görüleceği Sakarya Atatürk Stadı’nda olan mezuniyette 4000 kepli mezun öğrenci, 13000 veli olunca durum biraz komediye dönüşüyor. Bu yüzden statta yapılan mezuniyete katılmayı istemiyordum, kararımı değiştiren arkadaşlarımın varlığı oldu, sırf arkadaşlarımla son eğlenceli zamanları geçirmek için teşrif ettim bir bakıma.

İlkokul mezuniyeti, lise mezuniyeti gibi bu da çileye dönüştü. Rektör Mehmet Durman’ın yaptığı yarım saatlik konuşma çilenin diğer adıydı. Bunun yanısıra çimlerin üzerinde hayatımda çektirmediğim kadar fotoğraf çektirdim. Toplam 20 makinayle çekilmiş 300 tane pozum var neredeyse. Hal böyle olunca çileye daha fazla katlanmanın gereksiz olduğunu düşünerek bölüm birincimizi alkışlarla sahneye gönderdikten sonra, törenden tıpkı lisedeki bayrak törenlerinde, bayram kutlamalarında sıvıştığımız gibi buhar olduk. Geceyi dört senenin geyiğinin yapıldığı, geleceğin konuşuluğu bir pubta arpa sularımızı yudumdıktan sonra bitirdik.

Okul denilen şey sadece bir zorunluluk, ki buna üniversite de dahildir. Önemli olan hayattaki birikimlerdir. E kim benim birikimime madalya, ödül, diploma, sertifika verebilir? Ben henüz damla bile olmadığımı bildikten sonra kimin bana ne verdiğinin ne önemi var? Bu yaşanması zorunlu olan periyodu arkamda bıraktığım için mutluyum, önümdeki yeni oradaydımlara bakacağım.

Genelde ilk yaptığım şeyler için "Oradaydım" yazıları yazarım. Üçüncü Alanya’ya okul turuyla gidişimi Oradaydım olarak yazmaya karar verdim. Daha önce ayrıntıları burada verdiğim organizasyonla 20 kişilik SAÜ REHBERİM grubuyla birlikte Alanya yolunu tuttuk.

14 saat süren otobüs yolculuğunun ilk 2 saati oldukça şenlikli geçti aslında. honour arkadaşımızın yanına aldığı uduyla birlikte, Porto’dan gelen şarabımızı, tekelden aldığımız biralarımızı yudumlarken, dilimizde de şarkılarımız, türkülerimiz vardı. Her 200 kmde bir verilen gereksiz molaları saymazsak gidiş yolculuğu sorunsuz geçti diyebiliriz.

Öğle sularında otele vardığımızda herkesin gözleri yarı baygın bakar halde, ama kaynaşmaya, eğlenmeye hazır modda lobide anahtar peşinde koştuk. Anahtar olayı hallolunca, mayolar(slip değil) giyildi, havlular, güneş kremleri derken, havuz başı zamanı başladı. Alkol yavaşça bünyeye nüfuz ederken beklenmedik bir kaç şey olmadı değil. Saürehberim arkadaşımızın kendinden geçercesine göbek atması, saunada "arkadaşlar biraz sessiz olalım" uyarmaları gündüzün el ilginç maddeleriyken, güne damgasını vuran olay akşam yemeği sonrası havuz başında udla yaptığımız fasıldı. Ellerimizde rakılarla geceyi parlattık namelerimizle. Sonra Alanya merkezdeki diskolarla gece 3′ü gördükten sonra(tepinerek-oynayarak), odalara dağıldık.

İkinci gün alkolün ve yolun verdiği godik sarhoşlukla sabah kahvaltısı tabiki kaçtı ama öğlen de bizimdi. Öğlen yemeğini yedikten sonra canımız biraz adrenalin çekti. Zaten kanımız kaynıyor, deniz kıyısına indik. Orada gördüğümüz "Parasailing" denilen, tekneye bağlı halatla insanı 15-20 metre denizin üzerinde paraşütle uçuran zımbırtıya binme kararı aldık. 50 TL’yi paraşüte bayıldık bayılmasına ama değmedi mi, değdi(Parasailingle ilgili ayrı bir Oradaydım gelecek). Sonra grubun geri kalanı muza bindi. Evet muza bindiler. Üstüne bir de para verdiler. Hayret doğrusu. Gündüz yapılan aktivitelerin tamamında kafamın arkasına akşamki Beşiktaş-GS maçının görüntüleri oynuyordu. Çünkü 2003′teki şampiyonluk gibi sondan bir önceki hafta GS maçı kerametini hissediyordum. Akşam yemeği çabucak yenildi ve maç izlemek için mekana gidildi. Kötü oyun, güzel sonucu aldıktan sonra Alanya Çarşı ile birlikte Alanyayı Kartal diye inlettik. Gece yine disko, yine tepinme, yine Ruslar.. Gece yatağımıza yattığımızda saat 4 küsürdü.

Son gün havuz başında değişik atraksiyonlarla yat turunu bekledik. 3 saat sürecek kısa yat turuna çıkmamızla girmemiz bir olmuştu zaten. Adrenalin isteyen vücudumu teknenin son katından atlayarak sakinleştirmeye çalıştım, kısmen başardım da. Yat turu sonrası odamıza geldik, janti kıyafetlerimizi giyip gece yapılacak yat eğlencesine katılmak için hazırlandık. Hazırlıklara beyliz ve martini içmek de dahildi. Gece yapılan katamaran turunun özelliği, geminin disko olması. Sahilden kilometrelerce açılıp açıkta yüksek sesli müzikte saatlerce dans ettik. Tabi canımız yanımızdan geçen içi Rus ve köpük dolu olan katamaranda olmak istemedi değil, ama yine de eğlendik işte. Sonra geceyi yine diskolarda dans ederek bitirdikten sonra, son güne uyanmak üzere bayıldık.

Dönüş gününde eşyalarımızı toplamamız, otelden çıkmamız, kendimize gelmemiz saatin öğlen iki yaptı zaten. Otelden çıkıp dönüş yolu üzerindeki aqua parka gittik. Su parkına girerken kollektif yapıyla 30TL giriş parasını 10TL’ye indirmek gezinin en önemli olaylarından biriydi. Son günün verdiği hararet, kendi sınırlarımı çizmek, uçma isteği gibi karışık duygularla birlikte Alanya’daki Aquaparkta bulunan Bungee Jumping vinci gözüme kötü kötü göründü. Zaten yol boyunca gidersem yapacağım dediğim "kimine göre manyaklığı" yapmaya karar vermem dakikamı almadı(Bungee Jumpingle ilgili Oradaydım yazısı gelecek). Zaten yapmak da başka bir şeydi. Su parkından çıktıktan sonra bizi bekleyen uzun yola tekrar koyulduk, gelirken şarkı söylediğimiz yolda dönerken sohbet ederek kahkalar attık, güldük, uyuduk.

Sonunda üniversitenin son tatilini tamamlayan, bezgin, dinlenmeye muhtaç olarak çarşamba sabahı yatağa devrilerek, gerçek hayata adapte olamaya başladık.

Çok büyük bir inançla, düğüne gider gibi çıktım evden, İnönü’nün yollarını tuttum. İçimde her saniye büyüyen bir çığlık vardı ve ben bunu dışarı atmak için stada girmeyi bekliyordum. Tribünlerin beyaza bürüneceği söylenmişti. Ben de kartal yuvasından beyaz ve asil Beşiktaş formasını aldım. Maça girerken üzerime giydiğim forma, hayatımın ilk derbisinde satın alınmış olarak tarihe geçecekti.

Daha önce İnönü’de maç izlediğimden nasıl bir duygu olduğunu biliyorum. Yensenizde yenilsenizde, takımınızla birlikte orada, o mabette birlikte olmak, çok değişik bir duyguydu. Ve o gün anladım ki o sahada derbi izlemek, başkaymış. Başıyla, sonuyla, gerginliğiyle, dostluğuyla, girişiyle, çıkışıyla Beşiktaş – Fenerbahçe maçı hayatımın en tuhaf günlerinden birisi olacak.

Mutlu olarak gittim, kendimi coşkudan kaybettim, yaklaşık bir saat sonra ise canım o kadar acıdı ki, dakikalarca yerimde kalakaldım. Kıpırdayamadım. O kadar istemiştim ki… Olmadı. Bu duyguyu bir yerden hatırlıyorum. Hani Sparta Prag – Lazio maçının 90. dakikasında altta açılan bir kutucuk vardı ya… İşte o kahır, yeniden yapıştı üzerime.

Fenerbahçe’nin 2-1 galibiyetiyle biten derbi, yüreğimden bir şey götürdü sanki. Ama o şey Beşiktaş değildi. Aksine Beşiktaş’a olan sadakat misli misli arttı. Kaçtıkça kovalanan sevgili misali düşeceğim sanırım bundan sonra Beşiktaş’ın yoluna.

NOT: 80 liraya aldığım maç bileti ile 70 liraya aldığım forma Beşiktaş’ıma feda olsun ama, kimse bazı şeyleri yiyoruz sanmasın. Gecenin sonunda ceplerini dolduranlar, kulübü kendine borçlandıranlar, rahat uyuyamasın. Yan oturakta oturan, kaportacıda çalıştığını öğrendiğim çocuğun cebinden 30 liralık bileti 80 lira olarak gaspedenler dikkatli olsun, yarın öbür gün kıçından adamın donunu alırlar.

Başına Beko yazdım, çünkü NBA’le karışmasını istemedim. Tabi gücümüz şimdilik ancak All-Star’ın Beko’suna yetiyor. Zaten o da bir dünya markası. Her neyse öncelikle organizasyonun tarihinin 24 Ocak olduğunu hatırlatmalıyım. İlginçtir ki birbirimizden habersiz olarak katılma kararı aldığımız kuzenim Sercan ile sonradan haberleşerek birlikte salona gittik.

Halkapınar Spor Salonu’ndaki All-Star 2009 smaç yarışması, üç sayı yarışmasından oluşacaktı. Bu kısmın ardından hemen yerli ve yabancı karmaları maç yapacaklardı. Aralarda Red Foxes dans grubu ve gösteri ekibi yer alırken Hadise’de performans sergileyecekti. Mekana vardığımızda üç sayı yarışması çoktan başlamıştı bile.

Biletlerimizin üzerinde oturulucak yer ve blok isimleri falan yazıyordu. Tabi ayrı zamanda bilet almış iki kişi olarak biletlerimiz aynı blokta, farklı yerlerdeydi. Hal böyle olunca ben "hallederiz" mantığıyla "yanyana bir şekilde otururuz, ne olacak ki" şeklinde düşündüm. Ancak salona gittiğimde gerçekten çok şaşırdım. Çünkü biletlerin üzerindeki numaralara o kadar sıkı uyulmuştu ki, koca bloka karşıdan bakınca bizim oturacağımız boşluklar belli oluyordu. Yanyana oturma ihtimali bile bulamamıştık ve salon ağzına kadar dolmuştu. İstanbul’daki organizasyonların aksine kurallara bu kadar sıkı uyulmasını Avrupa üstü mantaliteye sahip İzmir’e borçluyuz sanırım. (daha fazla…)

Sabahın 4′ünde kalkıp Sakarya’dan İstanbul yollarına düştüm. 3 gün süren çekimlerin son gününde yaklaşık 12 saat ayakta durarak çekimleri tamamladık. İlk reklam tecrübemdi, çok güzeldi, çok şey öğretti. Sonunda 0.2 saniye görünmekten gocunmayacak kadar çok şey öğretti.

Bir de Beşiktaş’tan Kıraç Belediyesi’ne(Büyük Çekmece’nin de ötesi – Tekirdağ’ın berisi) taksimetrenin 60 TL yazacağını öğrendim.


Aforizma

Demiri çürüten kendi pasıdır.

Kategoriler

Polls

Tekel işçileri eylemi hakkında ne düşünüyorsunuz?

View Results

Loading ... Loading ...