anlamı, manası iyice anlaşılması gereken gündür aslında.
kadına yönelik ayrımcılığın, şiddetin, suistimalin her günkünden daha güçlü dile getirilmesi gereken gündür aslında…
emek, demokrasi, çalışma koşullarının iyileştirilmesi, daha doğrusu insanca yaşama talepleri canlarına mal olanların kazanımıdır aslında.
new york’taki dokuma işçisi kadınların,
anadolu ve mezopotamya’da soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen kadınların,
ruanda, ırak ve filistin’deki kadınların,
faşizme, şiddete, etnik, kültürel ve sınıfsal ayrımcılığa direnen, karşı koyan tüm kadınların günüdür aslında…
Kaynak: ek$isözlük – crazy horse
Linkler
Bir günde 70 erkeğe satılan kadın
Kategori: Sevdiklerim| Yazılar
8 Mar 2010Toprak öyle bitip tükenmez, /dağlar öyle uzakta,
sanki gidenler hiçbir zaman
hiçbir menzile erişemeyecekti.
Kağnılar yürüyordu yekpare meşaleden tekerlekleriyle
Ve onlar
ayın altında dönen ilk tekerlekti.
Ayın altında öküzler
başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi
ufacık kısacıktılar
ve pırıltılar vardı hasta kırık boynuzlarında
ve ayakları altından akan
toprak,
toprak,
ve topraktı.
Gece aydınlık ve sıcak
ve kağnılarda tahta yataklarında
oyu mavi humbaralar çırılçıplaktı.
Ve kadınlar
birbirlerinden gizleyerek
bakıyorlardı ayın altında
geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine.
Ve kadınlar
bizim kadınlarımız:
korkunç ve mübarek elleri
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yarimiz
ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
ve kara sabana koşulan ve ağıllarda
ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
kadınlar,
bizim kadınlarımız
şimdi ayın altında
kağnıların ve hartuçların peşinde
harman yerine kehriban başlı sap çeker gibi
aynı yürek ferahlığı,
aynı yorgun alışkanlık içindeydiler.
Ve onbeşlik şaraplenin çeliğinde
ince boyunlu çocuklar uyuyordu.
Ve ayın altında kağnılar
yürüyordu Akşehir üzerinden Afyon`a doğru.
Nazım Hikmet RAN
Kategori: Yazılar
6 Mar 2010
Yunanistan kaynıyor! Biraz Milliyet’in internet sitesi başlıkları gibi oldu ama gerçekten kaynıyor. Son 8 iş gününün 4′ünde grev yapan Yunan çalışanlar, hükümete karşı tepkisinin dozunu arttırdı. Özellikle 5 Mart 2010 Cuma günü yapılan grev oldukça şaşırtıcıydı. Hiçbir tramvay, metro, otobüs, çalışmadı. Hatta bir gün sadece taksiler eylem yaptı. Havaalanlarında uçuşlar iptal edildi. Bunu biz an İstanbul için düşünürseniz önemini anlarsınız.
Yunanistan büyük bir ekonomik krizin içinde. Yıllardır yan yatan siyasetçileri şimdi Avrupa’da kapı kapı dolaşıp mali destek istiyor. Başta Almanya olmak üzere diğer ülkeler de “pışııık” diyor. Hatta en son Almanya’dan kullanmadığınız adaları satın önerisi bile geldi. Avrupa’dan aradığı yüzü bulamayan Yunanlı siyasiler halkın üzerine vergileri arttırıp, çalışma saatlerini fazlalaştırıp, izin kısıtlamaları getirip dar boğazdan geçmeye çalışıyorlar. Bütün Yunan halkı da bu kemer sıkma olayına tepki gösteriyor.
Çünkü çok fazla sıkıntı çekmemiş Yunan halkı ekonomik bakımdan. Avrupa Birliği’nin ilk üyelerinden olup sürekli Avrupa’dan mali yardımlar almak, ayrıca 2004 Olimpiyatları için yapılan yatırımlar ülkeyi yan gelip yatmaya itmiş. Ancak 2009 raporlarında en son üyelerinden Polonya’nın bile AB’ye Yunanistan’dan daha fazla katkı yapması, AB’nin “yeter artık” demesine sebep olmuş.
Yunanistan’ın en büyük sıkıntı tıpkı bizim gibi üretmemeleri. En övündükleri, ihraç ediyoruz dedikleri zeytinyağında bile İtalya’nın ve İspanya’nın arkasındalar. Bunun tüketim toplumu olup üretmeyi sevmemeleri, üretim-tüketim dengesini bozuyor, bu da dengesizlik yaratıyor.
Bütün ekonomilerde oluğu gibi toplumun tabakları arası gelir seviyesi artmaya başlaması sosyal olarak insanları geriyor. Günlerce aç gezenlerin olduğu sokağın iki alt sokağında 3 farklı güneş gözlüğü olan, pahalı çizmeli ablaların dolaşması ise toplumu patlama noktasına getiriyor. Ülkenin bu zor günlerinde bile televizyonu açtığınızda, bizdekinden daha dandik haber içerikleriyle, magazinsel olaylarla dolu gündem izliyorsunuz. Bu insanları daha da sinirlendiriyor. Hele gençler Alexis’e yapılanı hala unutmuş değiller; her grev, her eylem, bir köşede Alexis’in öldürülüşüne öfke kusarak polislerin üzerine yürüyor.
Yunanistan bu krizden de AB’nin desteğiyle son kez kurtarılacakmış gibi geliyor dışardan gözlemleyen olarak. Ancak bundan sonra ülkedeki çalışma koşulları eskisi gibi 6 saatlik mesailer, siesta vakitleri gibi gevrek olmayacaktır.
Son olarak grev konusunda Yunanistanla aramızdaki farka değinmek istiyorum. Bizde günlük hayatın işleyişine dokunmayan TEKEL işçilerinin eylem kamuoyunun olumsuz tepkisini düşünün. Bir de İETT, İDO, ESHOT, EGO gibi kurumların eylem yaptığını düşünün. Sanırım halk eylem yapanların üzerine yürür. İşte Yunanistan’la aramızdaki en büyük fark bu: hak arama hürriyetinin Türkiye’dekine göre 40 yıl ileride olması.
Kategori: Yazılar
3 Mar 2010Ayrıntı için tıklayın
Kategori: Duyuru
2 Mar 2010
ekimdusu.net blog.cagdaspolat.com’la birleşerek tek site oldu. Ayrıca temamızı yazı akışkanlığını sağlamak amacıyla değiştirdik. Hadi bakalım hayırlı ola…
Kategori: Yazılar
13 Şub 2010Yukarıdaki resimde “???????? ????” olarak bahsedilen ve çevirisi “Yunan kahvesi” olan ürünü görüyorsunuz. Careefour’da birden bire karşıma çıkan bu ürün beni dakikalarca güldürdü. Çünkü bizim Türkiye’de Türk kahvesi olarak bahsettiğimiz ürünü ilk kez Yunan ambalajında gördüm. Sadece kahve değil, kahve gibi dönerden, baklavadan ve diğer ürünlerden de aynı şekilde bahsedebiliriz. Türkiye’de doğmuş birisi olarak dönerin, kebabın, kahvenin, baklavanın hep bizim olduğu söylenerek büyüdük. Başka ülkelerde bu ürünleri görünce nedense gurur duyduk. Bu gururdan yola çıkarak bir kaç tane saptama yapmak istiyorum.
Öncelikle kahvenin şimdiki tabirle “Osmanlı’nın resmi içeceği” olduğunu biliyoruz. Hatta Viyana kuşatmasından dönüşte geride bırakılan kahvenin, cezvelerin hala Hırvatistan’da, Bosna’da, Avusturya’da çok popüler olduğunu biliyoruz. Bu yüzden balkanlardaki pek çok dilde İngilizce’de pot(kap) denilen eşya özelleşerek cezve adını almış, ama konumuz bu değil. Konumuz Türk kahvesinin nasıl Yunan kahvesi olduğu.. 1974 Kıbrıs olaylarından sonra Yunan restoranlarında birden aynı kahvelerin ismi değiştirilerek Yunan kahvesi olmuş [1]. Baklava ve dönerle ilgili de benzer örnekler verebiliriz. Bizim tavukla ve dana etiyle yaptığımızı onlar domuz etiyle yapmışlar, baklava olmuş baklavakis, dürüm, şiş, hepsi Yunanistanda da yapılan şekiller.
Böyle yazınca ne kadar garip bir gurur sarıyor içimizi değil mi? Bu yüzden bu hikayeleri anlata anlata bitiremiyoruz. Peki neden şöyle bakmıyoruz: Osmanlı’nın içinde zaten Yunan halkı yok muydu? Yani kahveyi tüketenlerin eskiden Osmanlı olduğunu söylemekle şimdi Yunanların içtiğini söylemek arasında fark var mı? Belki esası Antep’te yapılabilir ama yüzyıllardır Ege’de bütün halkların yaptığı şeyin ismi zaten baklava değil miydi? Ha baklavakis, ha baklava, ne farkederki? Tabi ki kaynağına yakın olan bütün ürünler daha özeldir, yani Antep’te yemekle Niğde’de yemek bile farkederken Atina’da farketmemesi mümkün mü?
Gelin kompleksimize başka bir noktadan bakalım. McDonalds’ları, McChikenları, bütün McZırvaları, Burger Kingleri, Starsucksları, KFC’lerı, Levi’sları, bütün Amerikan zincirlerini düşünelim. Amerikan vatandaşlarının bütün dünyada gezip, bu bizim malımız, bu Amerikan malı diye gururlandıklarını düşünür müsünüz? Evet zaten gururlanıyorlar, bu yüzden Vietnam’a, Ortadoğu’ya, Afrika’ya pençe atıyorlar. Amerikalılar ne kadar da gururlulardır değil mi?!?!!???
Yıllardır sadece yoğurt ve kebap kelimesini dünyaya satmakla övünen halkımın, kullandığı bütün biyolojik, kimyasal, coğrafi terimlerin hepsini Yunanca’dan alması ne kadar ilginç değil mi? “Kebabı bizden çaldılar, döneri sahiplendiler, şimdi de sıra baklavayı araklamaya geldi” diye nara atan haber bültenleri, hiç kaç tane Yunanca terimi kullandığımızı hesaplamaya kalktı mı? Ve daha ilginci neden bütün bu muhasebeleri yapmak zorundayız? Aynı toprakta yüzyıllarca yaşamış milletler neden hesap-kitap yapmak zorundalar. Yemek isimlerine bile sıçrayan öfkeler, kompleksler bizi ancak düşman yapıyor zaten. Ve dışarı karşı caka satan milletler, hep kendi içlerinde mutsuz, hep huzursuz.
Yani ha baklava demişiz, ha baklavakis, ha Türk kahvesi olmuş, ha Yunan.. Ne farkeder ki, yiyin, için gitsin be dostlar. Akşam da tavernada hep birlikte eğlenelim…
[1] Kaynak
Kategori: Yazılar
7 Şub 2010Yunanistanla ilgili herhangi bir kitaba bakıldığında görülmesi “gereken on yer” içinde mutlaka Korintos Kanalı’nı görürsünüz. E buraya kadar gelmişken kanalı da görmemek olmazdı herhalde.
İş yorgunluğunu üzerimizden atmak için kullandığımız bir pazar gününü heba edip, bir yerlere gitme fikrinin kafamıza yerleşmesi, ardından gidilecek yerin Korintos olmasına karar vermemizden sonra, pazar sabahı şehrin merkezinde üç arkadaş buluştuk. Korintos’a gidiş amacımız, öncelikle antik Korintos kentini görmek, sahil kenarında şöyle afiyetli bir yemek yemek ve Korintos Kanalı’nı görmekti. Ancak çalışma günlerinde dahil günde 6 saat mesai yapan Yunan kardeşlerimizin pazar günü bir müzeyi açmasını beklemekle fazla medet umduk sanki. Gidiş yolunu sorduğumuz herkes pazar günü kapalı olacağını bize çat pat anlatırken, taksiciler bile “götürürüz ama ne yapacaksınız ki orada?” ifadesiyle heyecanımızı alıp götürdüler. Normalde müzelerin pazar günleri açık ve bedava olduğunu bilen biz, bunu aylardan ocak olmasına bağlamaktan başka bir şey yapamazdık tabi.
Bu hayalkırıklığının ardından karnımızı güzel bir Yunan yemeğiyle doyurup, biraz şarap içmeye karar verdik. Malum saat üçtü ve görmek için onca yolu teptiğimiz şeyi göremeden geri dönme ihtimalimiz vardı. Zaten bir kaç saat sonra hava kararacaktı. Madem öyle girelim bi tavernaya şöyle tıka basa bi yemek yiyelim.
Evet aslında amaç güzel bir Yunan yemeği yemekti ama mutfaklar o kadar aynı ki bizde olmayıp da Yunanistanda olan bir tadı bulmak gerçekten çok güç. Çünkü yemekleri sipariş ettiğimizde farkına vardık ki istediğimiz şeyler Yunan usulü kebaptan başka bir şey değildi. O noktada imdadımıza Yunanistan’ın müthiş zeytinyağıyla yapılmış, enfes salatası ve ev yapımı şarabı yetişti.
Yemeği kısa sürede yedikten sonra, Korintos Kanalı’nı görmeden Atina’ya dönmenin salaklık olacağını tok beyinlerimiz idrak etti. Sonra çevrede zaten tek tük gördüğümüz insanlara İngilizce bir şey sormaya çalışarak yönümüzü aramaya çalışırken, Türkçe bilen bir Romanyalı teyzeye rastladık. Romanyalı bu teyze, İstanbul’da 3 yıl kalmış, Türkçe’yi yavaşça ama bizden iyi konuşan bir teyzeydi. Romanya’nın kötü şartlarından kaçıp önce İstanbul’a, sonra oradan da Atina’ya gelmek zorunda kalmış.
Romanyalı Türkçe bilen teyzemizle sohbet ederken bir sorusu ise bizi neye uğradımızı şaşırttı. Türkiye’nin ve insanlarının iyiliğinden bahsederken, bize “neden buraya geldiniz ki?” diye sordu. Biz Avrupa’yı görmek istediğimizi söylediğimizde de “o zaman Avrupa’ya gitseydiniz, burası Avrupa değilki!” cevap verdi. Ona göre ve bizimde kendi aramızda konuşmalarımızdan çıkan sonuç, aslında Yunanistan’ın bir Avrupa ülkesi olamayacağı yönünde birleşiyordu. Bu konuyla ilgili daha özelleşmiş, daha kapsamlı bir yazıyı önümüzdeki zamanlarda yazacağım zaten.
Gayretli çabalarımız ve teyzemizin elimizden tutup götürmesiyle Korintos Kanalı’nı bulmuş olduk. İlk gördüğümüz anda gerçekten hayretle karışık bir kafa karışıklığı uyandı. Köprünün üzerinde durup fotoğraf çektiğimiz yer, İki koca karayı birbirinden ayıran, bizim Mora yarımadası dediğimiz yeri Mora adası yapan, onların Peloponnese dediği yeri adaya çeviren bir yapıydı. Daha önce ne Süveyşi, ne Panamayı görmüş bizler tabiki şaşkındık. İnsanoğlunun yapabileceği şeylerin sınırını kafamızda alabildiğine küçültmüşken birden bu kanalla karşılaşmıştık.
Kanalın tariyle ilgili küçük bir bilgi vermek gerekirse 1881 ile 1893 yılları arasında yapılmış olduğunu söyleyebiliriz. Aslında böyle bir kanal yapma fikir milattan önce 7. YY’da Periander tarafından atılmış ancak o dönemin teknolojisiyle yapılması mümkün değilmiş. Ardından 200 yıl arayla hep birileri denemiş. Ancak Nero’nun bu amaca en çok yaklaştığını söyleyebiliriz. MS 1. yy’da o zamanki Yahudi savaşını düşünerek, şimdiki kanalın her iki tarafından 40-50 metre genişliğinde kazıp ortada bitirmeyi düşünmüş, ancak ölümüyle planı da yarım kalmış. Ancak şimdiki modern kanalın başladığı ve bittiği nokta Nero’nun o zaman belirlediği noktayla aynıymış.
1870′lerde Süveyş’in yapılmasıyla cesaretlenmiş Yunanlar 1881 yılında Panama’dan tecrübeli Macarlı iki mimara kanalı yaptırmaya karar vermişler. Kanal tamamlandığında görkemli bir açılışla açılmış. Açılmasının ardında her 10 senede bir temizlenmek için aylarca kapalı tutulmuş. Sadece 1923′te kanala düşen 40.000 metreküp materyal ancak iki senede temizlenebilmiş.
Kanalın özelliklerine gelirsek, su seviyesine göre yüksekliği 80 metre olan iki dağın yarıldığını, su seviyesinin 8 metre olduğunu, genişliğinin 24 metre olduğunu söyleyebilirim. Okyanus tipi çok büyük gemiler geçemese de senede 11 bin gemiyi 400 kilometrelik uzun bir seyahatten kurtarıyormuş. Kanalın bana ilginç gelen özelliklerinden birisi de üzerinde yazları Bungy Jumping yapılabiliyor olması. Ne söyleyim canım çekmedi değil..
Ancak biz orada bu görkemli yapının keyfini çıkarırken, buz gibi havanın altında elimizde merkezden getirdiğimiz şaraplarımıza ısınmaya çalışıyorduk. İki şişe şarabı ne olduğunu anlamadan, sohbetlerimizle birlikte eritip, tuttuğumuz taksiyle Atina’nın yolunu tuttuk. Korintos antik kentini göremesek de, kenti antik serüvenimizi yaratmayı başarmıştık.
Kategori: Yazılar
4 Şub 2010
Direnişteki TEKEL işçilerinin genel grev çağrısına Türkiye'nin dört bir yanından ses geldi. Yarın İstanbul, Ankara, Trabzon, Diyarbakır, Mersin, İzmir, Adana ve Antakya başta olmak üzere birçok şehirde iş bırakacak ve sokağa çıkacaklar. (daha fazla…)
Son Yorumlar