Kategori: Oradaydım
19 Kas 2009
Atina’da bulunduğum zaman dilinde pek çok yapmayı planlıyordum. Bunlardan birisi Panathinaikos’un basketbol maçına gitmekti. Çünkü Panathinaos, Avrupa’nın en iyi dört basketbol takımı arasında yer alıyor. Son 5 sene içinde iki defa şampiyon olup 1 defa final oynaması bunun bir kanıtı olabilir belki. Ancak gelgelelim Türkiye’de basketbolun şu anki durumuna gelmesini sağlayan Efes Pilsen, Olympiakos’la aynı gruba düşmüş. Elimden fazla bir şey gelmez. Panatinaikos’la şansımı ileriki turlarda deneyeceğim.
Olimpiakos’la Efes Pilsen’in maç yapacağını öğrendiğimiz vakit bilet fiyatlarını, Türkiye için tribün açılıp açılmayacağını öğrenmemiz gerekiyordu. İnternetten yaptığımız fiyat ve mekan araştırmaları sonucu bilet fiyatlarının 10-15€ civarında olduğunu ve maçın Olympiakos’un basketbol mabedi Peace and Friendship Stadium‘da oynanacağını öğrendik. Bu stad Olimpiakos’un şehri Pire’de bulunuyormuş ve 11,390 kişilik kapasiteye sahipmiş. 2004 Atina Olimpiyatları için yeniden düzenlenen stadın yeniden yapımına 7.4 milyon € para harcanmış. Geri kalan bilgilere ulaşmak için burayı tıklayabilirsiniz.
Efes Pilsen’i Türkiye’de ve Avrupa’da destekleyen birisi olarak karşılaşmayı Efes tarafında üstelik Yunanistan’da izlemenin çok güzel olacağını düşünüp, internet üzerinden Efes Pilsen kulübünün telefonunu bulup Skype’la aradım. Telefonda çıkan ilk kişiye “Yunanistan’da ben ve iki arkadaşım öğrenci olarak bulunuyoruz. Efes Pilsen buraya geleceği için çok heyecanlıyız. Acaba Efes Pilsen için tribün açılacak mı? Ya da maçı Efes’i destekleyebileceğimiz bir şekilde izleme ihtimalimiz var mı?” sordum. Sonra beni başka bir yere bağladılar ve çıkan kişiye de aynı cümleyi kurdum. Ardından o da beni birisine bağladı. Bu anlatma ve bağlanma olayı 5 defa tekrarlandıktan sonra bana en son konuştuğum kişi Alper Yılmaz isminde birinin telefonunu verdi ve onunla konuşmam gerektiğini söyledi. Alper Yılmaz ismi hiç yabancı gelmiyordu ama kim olduğunu da bilmiyordum.

Sonra Alper Yılmaz’la bağlantı kurdum. Kendisi çok nazik şekilde Olympiakos kulübüyle konuşması gerektiğini, Efes’in deplasmanlarda fazla taraftarı olmadığı için ve ülke Yunanistan olduğu için sorması gerektiğini ertesi gün aynı saatte aramamı söyledi. Ben ertesi gün aynı saatte aradığımda hala konuşmadığını, ertesi gün tekrar aramamı söyledi ki ertesi gün 12 Kasım 2009 Perşembe ve maç günüydü. Skype’ı kapattıktan sonra aklıma Alper Yılmaz’ı araştırmak geldi. İstatistiklere baktığımda ve Ekşi Sözlük’ten öğrendiğim kadarıyla Alper Yılmaz Efes Pilsen’in idari menajeriymiş. Tabi maç günü aradığımda hala soramadığın telefonumu vermemi, bir gelişme olursa beni arayacağını söyledi. Ve tabiki aramadı.
Maç günü ve saati geldiğinde bilet almak için beklediğimiz uzun kuyruk sonunda biletimizi aldık ve maça girdik. Gerçekten görkenli olan Barış ve Kardeşlik Stadı’nda yaklaşık 3000 kişi Olympiakos’u desteklemeye gelmişti. Maça Efes iyi başlasa ve bir ara skor farkını lehine 8 sayıya çıkarsa da maçı kazanamadı. Karşılaşma 105-90 bitti.
Maç esnasında denizden taraftaki potanın arkasındaki tribün ki GATE 8 olarak ün salmışlar, susmadılar. Sustukları an çok ilginçtir ki Olympiakos’un maçı kazandığının belli olduktan sonraki andı. Fark Olympiakos lehine son çeyrekte 10 sayıya çıktıktan sonra birden türbünler sustu ve eve nasıl ulaşacakları derdi sardı. Malum Atina’da oturanların yapması gereken bir yolculuk vardı. Zaten o andan sonra Atinalılar stadı terk ettiler.
Yunanistan’da Türkiye takımının maçını izlemekse ilginç bir tecrübe. Onlar olaya tıpkı bizim ülkede bakıldığı gibi milliyetçi şekilde bakıp, takımlarını daha ateşli şekilde desteklediler. Çok agrasif bir kaç arkadaşa rastladık ki bizim Türkiyeli olduğumuzu bilse orada bize yumruğu indirebilirdi. Ayrıca maça birlikte gittiğimiz ve kendisini ilk defa gördüğüm, İstanbullu Türk arkadaşımızın hırkasının altında Türkiye forması olduğunu öğrenince yusuflama sıklığımız biraz daha arttı.
Maçla ilgili en çok zevk aldığım unsursa istediğim gibi Türkçe küfür etmekti. Efes smaç ya da üçlük bulunca üzülüyormuş gibi “bu da girsin o zaman size” demek çok tatlı bir duyguyu. Zaten önemli olan maçın skoru veya kazanmak değildi. Önemli olan orada olmaktı. Ve ben oradaydım.
Kategori: Yazılar
15 Kas 2009
Yunanistan’da yirmi günü doldurdum ve bir çok konu hakkında daha kalıcı, dişedokunur bilgiler öğrendim. Öğrendiğim bilgilerle birlikte yaptığım gözlemler, Türkiye’yle karşılaştırmalı düşünceler, fikirler yavaş yavaş kafamda oturdu. Yunanistan ile Türkiye arasındaki benzerlikten buradaki yazıda bahsettikten sonra, Yunanistan’da ulaşımın nasıl sağlandığını anlatarak bazı saptamalar yapmak istiyorum.
Atina’da ulaşım ücretleri öğrenci için 0.5, sivil için 1 euro olacak şekilde düzenlenmiş. Aldığınız bilet bir buçuk saat içinde otobüsten metroya, tramvaydan teleferiğe pek çok yerde kullanılabiliyor. Aylık abonman fiyatları 18 € ile 35 € olarak değişiyor. Buraya kadar bilet konusunda her şey bizdeki gibi. Ancak bizden öyleri bir farkları var ki ilk gördüğüm zaman aklım çıkmıştı.

Yunanistan genelinde biletle bineceğiniz hiç bir taşıtta turnike sistemi veya görevli kontrolü yok. Biletinizi yaygın şekilde otomatik gişelerden aldıktan sonra bütün taşıtlardaki bilet okuma makinelerine sokuyor ve okutuyorsunuz. Makine de biletinizin üzerine okuduğu tarihi yazıyor. Ancak ilginçlik daha önce okunmuş bir bileti yeniden okuttuğunuz zaman yeni biletmiş gibi kullanabilmeniz. Bunun yanında bir buçuk saatlik sürede istediğiniz taşıda bindiğiniz için makineye hiçbir şey okutmazsanız da aktarma yapıyormuş gibi davranabiliyorsunuz. Tabi sanki abonmanınız var da evde unutmuş gibi ordan oraya elinizi kolunuzu sallaya sallaya gidebilirsiniz.
İlk düşündüğüm şey “aynı sistem bizde olsayı kimse bilet almazdı” oldu ve Yunanistanlı bir arkadaşıma kontrol olup olmadığını sordum. O da nadiren kontrol olduğunu, kontrolde biletim çıkmazsa biletin 100 katı ücretle cezalandırılacağımı söyledi. Benim ve iki aydır burada yaşayan Türkiye’den arkadaşım hiç bilet kontrolüne denk gelmemesi kontrollerin esnekliğini gösteriyor. Bizim ülkede var olan İETT ve ESHOT biletlerinin sahtesi basılırken burada herkes kendini kontrol ediyor. Yani mesela bileti olmayanlar tıpış tıpış kiosklara gidip biletlerini alıyorlar ya da ayın başında abonman veren yerlerin önünde metrelerce kuyruk oluyor.
Atina’da ulaşımın can damarı üç hat halinde bulunan Atina Metro’su. Atina metrosu denmesine rağmen bazen başka bir şehir olarak algılanan, bazen aynı olarak görünen Pire şehrinin durumunu hala anlamış değilim. Atina 2004 Olimpiyatları’nda futbol ve basketbol aktiviteleri Karaiskakis’teki spor kompleksine taşınmış. Ayrıca Olimpiyakos’un mekanı olan Pire ile Panatinaikos’un mekanı olan Atina aynı şehir sayılmıyorsa, neden derbiler içinde adı geçiyor onu da anlamadım. Sanırım bu karışıklığın sebebi şu: Bu iki şehir eskiden birbirinden uzak olarak görülüyormuş. Ancak sanayinin ve ulaşımın gelişmesiyle iki şehrin arasındaki mesafe hem kapanmış hem de metro hattıyla 20 dakikada gidilen ulaşılabilen iki şehir olmuş.
Pek çok metro istasyonunda müze şekline getirilmiş ve turistlerin oldukça ilgilisini çeken tarihi kalıntılar var. Roma ve Bizans döneminden gelen çanak-çömlek, su boruları, ev duvarları metro istasyonlarında sergileniyor. Gelip çekerken gözünüze çarpması bile şehrin tarihi bir mekan olduğunu hissetiriyor.

Şehrin diğer can damarları otobüsler. Üzerlerindeki gidiş ve geliş yönlerini Yunan alfabesinden dolayı okuyamasanız da bir süre sonra rakamları ve durakları ezberleyip, rahatça seyahat edebiliyorsunuz. Otobüsün her kapısının yakınında bilet makinesi bulunmasından dolayı, isteyen istediği kapıdan otobüse biniyor. Otobüs şoförünün polislik yapmaması, herkesin kendisini kontrol etmesi sayesinde binişler ve inişler yarım dakikada tamamlanıyor. Bizdeki gibi binerken duraktakilerinin alımını 5 dakika beklemiyorlar.
Kişisel ulaşım konusunda tercihleri bizden oldukça farklı. Motorsiklet, mobillet, scooter gibi motorlu ve iki tekerlekli tipteki araçların trafikteki yaygınlığı arabaların sayısına çok yakın. Özellikle Atina’nın büyüklüğünü ve park sıkıntısını göz önünde bulunduranlar, motorsikletle ulaşımı daha fazla tercih ediyorlar. Şehrin düz olmasına rağmen bisiklet yerine motorsiklet türlerini tercih etmeleri aslında ilginç. Çünkü ben hep Avrupa’daki başkentlerde insanların bisiklet kullandığını, bisiklet yolları olduğunu düşünürdüm ama yanıldığımı anladım. Başka başkentler için geçerli olabilir ancak Atina için aynı durum geçerli değil.
Yine şehrin park sorunundan ötürü burada arabaların boyutları oldukça küçük. Smart marka arabalara çok fazla rastlanırken, araba modelleri genelde hatchback şeklinde. Mini Couper, Citroen C1, Toyota Aygo, Fiat Panda, Suzuki Alto, Peugeot 107 gibi minik ve ekonomik arabalarla, diğer markaların hatchback modelleri Atina’nın hatta Yunanistan’ın genelinde kullanılıyor.
Biletsiz geçebilme konusunda bizim aklımız mı daha çok pisliğe çalışıyor yoksa bizden daha mı medeniler, yoksa ikisi birlikte mi bilmiyorum. Tek bildiğim her şeyimizin ortak olduğunu söylesek de kişilerin otokontrolü konusunda, hiç mi hiç bize benzemiyorlar.
Son Yorumlar