Kategori: Yazılar
13 Şub 2010Yukarıdaki resimde “???????? ????” olarak bahsedilen ve çevirisi “Yunan kahvesi” olan ürünü görüyorsunuz. Careefour’da birden bire karşıma çıkan bu ürün beni dakikalarca güldürdü. Çünkü bizim Türkiye’de Türk kahvesi olarak bahsettiğimiz ürünü ilk kez Yunan ambalajında gördüm. Sadece kahve değil, kahve gibi dönerden, baklavadan ve diğer ürünlerden de aynı şekilde bahsedebiliriz. Türkiye’de doğmuş birisi olarak dönerin, kebabın, kahvenin, baklavanın hep bizim olduğu söylenerek büyüdük. Başka ülkelerde bu ürünleri görünce nedense gurur duyduk. Bu gururdan yola çıkarak bir kaç tane saptama yapmak istiyorum.
Öncelikle kahvenin şimdiki tabirle “Osmanlı’nın resmi içeceği” olduğunu biliyoruz. Hatta Viyana kuşatmasından dönüşte geride bırakılan kahvenin, cezvelerin hala Hırvatistan’da, Bosna’da, Avusturya’da çok popüler olduğunu biliyoruz. Bu yüzden balkanlardaki pek çok dilde İngilizce’de pot(kap) denilen eşya özelleşerek cezve adını almış, ama konumuz bu değil. Konumuz Türk kahvesinin nasıl Yunan kahvesi olduğu.. 1974 Kıbrıs olaylarından sonra Yunan restoranlarında birden aynı kahvelerin ismi değiştirilerek Yunan kahvesi olmuş [1]. Baklava ve dönerle ilgili de benzer örnekler verebiliriz. Bizim tavukla ve dana etiyle yaptığımızı onlar domuz etiyle yapmışlar, baklava olmuş baklavakis, dürüm, şiş, hepsi Yunanistanda da yapılan şekiller.
Böyle yazınca ne kadar garip bir gurur sarıyor içimizi değil mi? Bu yüzden bu hikayeleri anlata anlata bitiremiyoruz. Peki neden şöyle bakmıyoruz: Osmanlı’nın içinde zaten Yunan halkı yok muydu? Yani kahveyi tüketenlerin eskiden Osmanlı olduğunu söylemekle şimdi Yunanların içtiğini söylemek arasında fark var mı? Belki esası Antep’te yapılabilir ama yüzyıllardır Ege’de bütün halkların yaptığı şeyin ismi zaten baklava değil miydi? Ha baklavakis, ha baklava, ne farkederki? Tabi ki kaynağına yakın olan bütün ürünler daha özeldir, yani Antep’te yemekle Niğde’de yemek bile farkederken Atina’da farketmemesi mümkün mü?
Gelin kompleksimize başka bir noktadan bakalım. McDonalds’ları, McChikenları, bütün McZırvaları, Burger Kingleri, Starsucksları, KFC’lerı, Levi’sları, bütün Amerikan zincirlerini düşünelim. Amerikan vatandaşlarının bütün dünyada gezip, bu bizim malımız, bu Amerikan malı diye gururlandıklarını düşünür müsünüz? Evet zaten gururlanıyorlar, bu yüzden Vietnam’a, Ortadoğu’ya, Afrika’ya pençe atıyorlar. Amerikalılar ne kadar da gururlulardır değil mi?!?!!???
Yıllardır sadece yoğurt ve kebap kelimesini dünyaya satmakla övünen halkımın, kullandığı bütün biyolojik, kimyasal, coğrafi terimlerin hepsini Yunanca’dan alması ne kadar ilginç değil mi? “Kebabı bizden çaldılar, döneri sahiplendiler, şimdi de sıra baklavayı araklamaya geldi” diye nara atan haber bültenleri, hiç kaç tane Yunanca terimi kullandığımızı hesaplamaya kalktı mı? Ve daha ilginci neden bütün bu muhasebeleri yapmak zorundayız? Aynı toprakta yüzyıllarca yaşamış milletler neden hesap-kitap yapmak zorundalar. Yemek isimlerine bile sıçrayan öfkeler, kompleksler bizi ancak düşman yapıyor zaten. Ve dışarı karşı caka satan milletler, hep kendi içlerinde mutsuz, hep huzursuz.
Yani ha baklava demişiz, ha baklavakis, ha Türk kahvesi olmuş, ha Yunan.. Ne farkeder ki, yiyin, için gitsin be dostlar. Akşam da tavernada hep birlikte eğlenelim…
[1] Kaynak
Kategori: Yazılar
7 Şub 2010Yunanistanla ilgili herhangi bir kitaba bakıldığında görülmesi “gereken on yer” içinde mutlaka Korintos Kanalı’nı görürsünüz. E buraya kadar gelmişken kanalı da görmemek olmazdı herhalde.
İş yorgunluğunu üzerimizden atmak için kullandığımız bir pazar gününü heba edip, bir yerlere gitme fikrinin kafamıza yerleşmesi, ardından gidilecek yerin Korintos olmasına karar vermemizden sonra, pazar sabahı şehrin merkezinde üç arkadaş buluştuk. Korintos’a gidiş amacımız, öncelikle antik Korintos kentini görmek, sahil kenarında şöyle afiyetli bir yemek yemek ve Korintos Kanalı’nı görmekti. Ancak çalışma günlerinde dahil günde 6 saat mesai yapan Yunan kardeşlerimizin pazar günü bir müzeyi açmasını beklemekle fazla medet umduk sanki. Gidiş yolunu sorduğumuz herkes pazar günü kapalı olacağını bize çat pat anlatırken, taksiciler bile “götürürüz ama ne yapacaksınız ki orada?” ifadesiyle heyecanımızı alıp götürdüler. Normalde müzelerin pazar günleri açık ve bedava olduğunu bilen biz, bunu aylardan ocak olmasına bağlamaktan başka bir şey yapamazdık tabi.
Bu hayalkırıklığının ardından karnımızı güzel bir Yunan yemeğiyle doyurup, biraz şarap içmeye karar verdik. Malum saat üçtü ve görmek için onca yolu teptiğimiz şeyi göremeden geri dönme ihtimalimiz vardı. Zaten bir kaç saat sonra hava kararacaktı. Madem öyle girelim bi tavernaya şöyle tıka basa bi yemek yiyelim.
Evet aslında amaç güzel bir Yunan yemeği yemekti ama mutfaklar o kadar aynı ki bizde olmayıp da Yunanistanda olan bir tadı bulmak gerçekten çok güç. Çünkü yemekleri sipariş ettiğimizde farkına vardık ki istediğimiz şeyler Yunan usulü kebaptan başka bir şey değildi. O noktada imdadımıza Yunanistan’ın müthiş zeytinyağıyla yapılmış, enfes salatası ve ev yapımı şarabı yetişti.
Yemeği kısa sürede yedikten sonra, Korintos Kanalı’nı görmeden Atina’ya dönmenin salaklık olacağını tok beyinlerimiz idrak etti. Sonra çevrede zaten tek tük gördüğümüz insanlara İngilizce bir şey sormaya çalışarak yönümüzü aramaya çalışırken, Türkçe bilen bir Romanyalı teyzeye rastladık. Romanyalı bu teyze, İstanbul’da 3 yıl kalmış, Türkçe’yi yavaşça ama bizden iyi konuşan bir teyzeydi. Romanya’nın kötü şartlarından kaçıp önce İstanbul’a, sonra oradan da Atina’ya gelmek zorunda kalmış.
Romanyalı Türkçe bilen teyzemizle sohbet ederken bir sorusu ise bizi neye uğradımızı şaşırttı. Türkiye’nin ve insanlarının iyiliğinden bahsederken, bize “neden buraya geldiniz ki?” diye sordu. Biz Avrupa’yı görmek istediğimizi söylediğimizde de “o zaman Avrupa’ya gitseydiniz, burası Avrupa değilki!” cevap verdi. Ona göre ve bizimde kendi aramızda konuşmalarımızdan çıkan sonuç, aslında Yunanistan’ın bir Avrupa ülkesi olamayacağı yönünde birleşiyordu. Bu konuyla ilgili daha özelleşmiş, daha kapsamlı bir yazıyı önümüzdeki zamanlarda yazacağım zaten.
Gayretli çabalarımız ve teyzemizin elimizden tutup götürmesiyle Korintos Kanalı’nı bulmuş olduk. İlk gördüğümüz anda gerçekten hayretle karışık bir kafa karışıklığı uyandı. Köprünün üzerinde durup fotoğraf çektiğimiz yer, İki koca karayı birbirinden ayıran, bizim Mora yarımadası dediğimiz yeri Mora adası yapan, onların Peloponnese dediği yeri adaya çeviren bir yapıydı. Daha önce ne Süveyşi, ne Panamayı görmüş bizler tabiki şaşkındık. İnsanoğlunun yapabileceği şeylerin sınırını kafamızda alabildiğine küçültmüşken birden bu kanalla karşılaşmıştık.
Kanalın tariyle ilgili küçük bir bilgi vermek gerekirse 1881 ile 1893 yılları arasında yapılmış olduğunu söyleyebiliriz. Aslında böyle bir kanal yapma fikir milattan önce 7. YY’da Periander tarafından atılmış ancak o dönemin teknolojisiyle yapılması mümkün değilmiş. Ardından 200 yıl arayla hep birileri denemiş. Ancak Nero’nun bu amaca en çok yaklaştığını söyleyebiliriz. MS 1. yy’da o zamanki Yahudi savaşını düşünerek, şimdiki kanalın her iki tarafından 40-50 metre genişliğinde kazıp ortada bitirmeyi düşünmüş, ancak ölümüyle planı da yarım kalmış. Ancak şimdiki modern kanalın başladığı ve bittiği nokta Nero’nun o zaman belirlediği noktayla aynıymış.
1870′lerde Süveyş’in yapılmasıyla cesaretlenmiş Yunanlar 1881 yılında Panama’dan tecrübeli Macarlı iki mimara kanalı yaptırmaya karar vermişler. Kanal tamamlandığında görkemli bir açılışla açılmış. Açılmasının ardında her 10 senede bir temizlenmek için aylarca kapalı tutulmuş. Sadece 1923′te kanala düşen 40.000 metreküp materyal ancak iki senede temizlenebilmiş.
Kanalın özelliklerine gelirsek, su seviyesine göre yüksekliği 80 metre olan iki dağın yarıldığını, su seviyesinin 8 metre olduğunu, genişliğinin 24 metre olduğunu söyleyebilirim. Okyanus tipi çok büyük gemiler geçemese de senede 11 bin gemiyi 400 kilometrelik uzun bir seyahatten kurtarıyormuş. Kanalın bana ilginç gelen özelliklerinden birisi de üzerinde yazları Bungy Jumping yapılabiliyor olması. Ne söyleyim canım çekmedi değil..
Ancak biz orada bu görkemli yapının keyfini çıkarırken, buz gibi havanın altında elimizde merkezden getirdiğimiz şaraplarımıza ısınmaya çalışıyorduk. İki şişe şarabı ne olduğunu anlamadan, sohbetlerimizle birlikte eritip, tuttuğumuz taksiyle Atina’nın yolunu tuttuk. Korintos antik kentini göremesek de, kenti antik serüvenimizi yaratmayı başarmıştık.
Kategori: Yazılar
29 Ara 2009Bir kaç gün önce FlickrBlog’da It’s Istanbul not Constantinople isimli yazıyı ve İstanbulla ilgili yazıya iliştirilmiş resimleri gördüm ve şaşırdım. Şaşırmamın iki sebebi vardı. İlki ilginç yazılara ve resimlere rastladığım FlickrBlog’da günün birinde Türkiye’yle ilgili bir yazı göreceğimi hiç düşünmemiştim. İkincisi bu yazıya kendini gururla Bizans’ın devamı olarak gören Yunanistan’da rastlamak oldu. Yazıya ismini veren aslında bir The Four Lads’in parçası Istanbul(Not Constantinople).
1953 yapımı bu parçayı Vikipedi’de gördüğümüz gibi pek çok grup seslendirmiş(coverlamış). Ama yukarıdaki videodaki They Might Be Giants’ın yorumuyla bu parçayı hatırlamak oldukça hoş. Her duyuğumda sanki bir İstanbul Film Festivali şenliği havasında ordan oraya atlayıp zıplayan, üç neşeli insan görüntüsü gözümün önüne geliyor. Parçayla ilgili bir diğer bilgiye(bu biraz gereksiz) YouTube’ta videoyu araştırırken rastladım. Meğerse aynı parça Julia Roberts’lı, Kirsten Dunst’lı Mona Lisa Smile filminin müzikleri(soundtrack’i) arasındaymış.
Tabi Yunanistan’da İstanbul’a bakış bizim umduğumuzdan daha yumuşak. Bizdeki gibi eski kafalı, bağnaz, yobazların söylediği şeyler tabi ki düşmanca. Yok biz o zaman parçalanmasaydık siz alamadınızlar, yok şehir o zamanlar daha güzeldi siz bozdunuzlar… Yeni nesilin, “artık yeter düşman düşman nereye kadar” diyen tayfanın gözünde ise kendi ülkesinin yanı başında, sadece kimliğiyle gidebileceği olağanüstü bir hazine olarak görülüyor. Burada tanıştığım insanların çok çok büyük bölümü İstanbul’u defalarca görmüş, kalanı da “ilk fırsatta gideceğim” diyor. Ve çoğunun geliş amacıda kebabın orjinalini, baklavanın orjinalini yemek ki bu orjinal tabiri benim değil onların kullanımı.
İstanbul onların için acı olmak çok büyük zaman dilimi önce çıkmış. Onlar için asıl acının adresi İzmir. Mübadelenin getirdiği ve götürdüğü yüzbinlerce insanın arkasında bıraktığı gözyaşı, İstanbul’un Konstantinapoli olma iddiasından çok daha önemli. Ama kimse merak etmesin, Türkiye’yi hep güzel sözlerle anan, çocuklarına Türkçe öğreten, sadece becerizksiz-basiretsiz politikacıları suçlayan müthiş insanları da var.
Kategori: Yazılar
19 Ara 2009
Başlık aslında saçma. Yasaklar tabiki her yerde var, ama söz konusu internet siteleri olunca, AB üyesi ülkelerde yasakların olduğunu ben daha duymamıştım. Artık insanların çokça ziyaret ettiği video tabanlı müzik dinleme sitesi Fizy.com internet adresine Yunanistan IP’si ile girdiğiniz zaman gördüğünüz sayfa bundan ibaret.
Ancak durum burada bizdeki yasaklardan değişik. Bizde ulaştırma bakanlığının, adalet bakanlığıyla yaptığı yardımlaşma örneğiyle tek tip, soğuk ve mahkemenin karar metni açıklanmaksızın <h1> tagıyla sunuluyor. Yunanistandaki örneği ise ilginç. Yunan makamlarının Fizy ile yaptığı görüşmeler sonunda, Fizy’nin ülkenin telif yasalarına uymadığını ve cezalandırılacağını söylemesi üzerine, Fizy.com internet site kendi isteğiyle, kendi kodlarından bu yasağı sunarak, Yunan kullanıcılarını engellemiş. Tabi bu internet sitesinin Yunanistan’da engelli olup, Türkiye’de engelli olmaması; yasaklar ülkesi Türkiye’yken, AB üyesi Yunanistan’ın site yasaklaması tuhaf sanki.
Söz konusu internet ve müzik olunca aslında telif konuları gündeme geliyor. Hayatında internete girmemiş adamlar internetin cadı kazanı olduğunu zırvalayıp, orta çağ örneğiyle yakılması gerektiğini söylüyorlar. Oysaki bu o kadar saçma ki.. Saçma olan internetle savaşmaya çalışmak. Dünyanın en büyük şirketleri internetle barışan şirketlerken neden telif, müzik şirketleri savaşmaya çalışıyor ki? Bunun yerine ayak uydurup sistemlerini, stratejilerini ona göre kursalar onlar da çok kar edecekler. Mesela Türkiye’de olduğu gibi yasal müzik dinleme platformaları oluşturarak gelirler(reklam ve diğer) telif sahiplerine aktarılabilir. Ya da şarkıcılar bir veya iki parça iddialı parçanın yanına 8 tane kabak parça koyup “albüm” yabacaklarına adam gibi parçaları olduğunda bu sitelerden o şarkıları sunarak çok kar edebilirler. Tabi bunları düşünmek yerine Ali Rıza Binboğa, Hakan Peker kılıklı abiler çıkıp, “alçaklar internetten müzik indiriyorsunuz deyince” olay onlar için kötü sonuçlanıyor.
Son olarak korsan CD sektörünün Yunanistan’daki durumundan bahsetmek istiyorum. Buradaki korsanın yaygınığı bana 7 sene önceki Türkiye’yi hatırlatıyor. Hani bir ara tezgahı alan sokağa çıkıp CD satıyordu, yarısı boş-yanmış oluyordu, şanslıysanız verdiğiniz paranın karşılığını alıyordunuz ya işte o zamanlar. Bizde baya köşeyi dönen olmuştu. Ama şimdi korsan gerçekten illegal bir şey oldu bizim ülkede. Merdiven altlarına, hatta daha ücralara taşındı. CD korsanlığı yok oldu diyebiliriz hatta. Gerçi şimdi işler mega bit seviyesinde, rapidshare linklerle yürüyor ama neyse.. Yunanistan bizim o zamanın tam kopyası. Afrika’dan gelmiş siyah kardeşlerimiz, Asya’dan gelmiş Hindu amcalarımız; neticede göçmen azınlık ülkede tutunabilmek için film, müzik, oyun, oyuncak, çanta, saat ne varsa korsan satıyorlar. Hani hatırlarsınız ya bizde de aynı işi, doğudan gelen, evinde 10 nüfus olan kardeşlerimiz yapardı. Aynı işte…
Kategori: Yazılar
19 Kas 2009
Türkiye’de yaşıyorsanız sınavlardan kaçışınız yok. O veya bu şekilde bu sistemin bir parçasısınız ve o dişlilere biryerden takılıyorsunuz demektir. Sürekli lanet ettiğiniz ama kaçamadığınız ‘S’lerin bir yenisi de 22 Kasım Pazar günü gerçekleşecek olan Sonbahar dönemi Kamu Personeli Dil Sınavı. Kimilerinin 55 sınırını, kimilerinin 70 barajını aşmaya çalışacağı sınav için, bu sınavlarla yakından ilgilenen biri olarak birkaç öneride bulunmayı kendime bir borç bildim ve dikkat edilmesi gereken noktaları paylaşmak istedim. (daha fazla…)
Kategori: Oradaydım
19 Kas 2009
Atina’da bulunduğum zaman dilinde pek çok yapmayı planlıyordum. Bunlardan birisi Panathinaikos’un basketbol maçına gitmekti. Çünkü Panathinaos, Avrupa’nın en iyi dört basketbol takımı arasında yer alıyor. Son 5 sene içinde iki defa şampiyon olup 1 defa final oynaması bunun bir kanıtı olabilir belki. Ancak gelgelelim Türkiye’de basketbolun şu anki durumuna gelmesini sağlayan Efes Pilsen, Olympiakos’la aynı gruba düşmüş. Elimden fazla bir şey gelmez. Panatinaikos’la şansımı ileriki turlarda deneyeceğim.
Olimpiakos’la Efes Pilsen’in maç yapacağını öğrendiğimiz vakit bilet fiyatlarını, Türkiye için tribün açılıp açılmayacağını öğrenmemiz gerekiyordu. İnternetten yaptığımız fiyat ve mekan araştırmaları sonucu bilet fiyatlarının 10-15€ civarında olduğunu ve maçın Olympiakos’un basketbol mabedi Peace and Friendship Stadium‘da oynanacağını öğrendik. Bu stad Olimpiakos’un şehri Pire’de bulunuyormuş ve 11,390 kişilik kapasiteye sahipmiş. 2004 Atina Olimpiyatları için yeniden düzenlenen stadın yeniden yapımına 7.4 milyon € para harcanmış. Geri kalan bilgilere ulaşmak için burayı tıklayabilirsiniz.
Efes Pilsen’i Türkiye’de ve Avrupa’da destekleyen birisi olarak karşılaşmayı Efes tarafında üstelik Yunanistan’da izlemenin çok güzel olacağını düşünüp, internet üzerinden Efes Pilsen kulübünün telefonunu bulup Skype’la aradım. Telefonda çıkan ilk kişiye “Yunanistan’da ben ve iki arkadaşım öğrenci olarak bulunuyoruz. Efes Pilsen buraya geleceği için çok heyecanlıyız. Acaba Efes Pilsen için tribün açılacak mı? Ya da maçı Efes’i destekleyebileceğimiz bir şekilde izleme ihtimalimiz var mı?” sordum. Sonra beni başka bir yere bağladılar ve çıkan kişiye de aynı cümleyi kurdum. Ardından o da beni birisine bağladı. Bu anlatma ve bağlanma olayı 5 defa tekrarlandıktan sonra bana en son konuştuğum kişi Alper Yılmaz isminde birinin telefonunu verdi ve onunla konuşmam gerektiğini söyledi. Alper Yılmaz ismi hiç yabancı gelmiyordu ama kim olduğunu da bilmiyordum.

Sonra Alper Yılmaz’la bağlantı kurdum. Kendisi çok nazik şekilde Olympiakos kulübüyle konuşması gerektiğini, Efes’in deplasmanlarda fazla taraftarı olmadığı için ve ülke Yunanistan olduğu için sorması gerektiğini ertesi gün aynı saatte aramamı söyledi. Ben ertesi gün aynı saatte aradığımda hala konuşmadığını, ertesi gün tekrar aramamı söyledi ki ertesi gün 12 Kasım 2009 Perşembe ve maç günüydü. Skype’ı kapattıktan sonra aklıma Alper Yılmaz’ı araştırmak geldi. İstatistiklere baktığımda ve Ekşi Sözlük’ten öğrendiğim kadarıyla Alper Yılmaz Efes Pilsen’in idari menajeriymiş. Tabi maç günü aradığımda hala soramadığın telefonumu vermemi, bir gelişme olursa beni arayacağını söyledi. Ve tabiki aramadı.
Maç günü ve saati geldiğinde bilet almak için beklediğimiz uzun kuyruk sonunda biletimizi aldık ve maça girdik. Gerçekten görkenli olan Barış ve Kardeşlik Stadı’nda yaklaşık 3000 kişi Olympiakos’u desteklemeye gelmişti. Maça Efes iyi başlasa ve bir ara skor farkını lehine 8 sayıya çıkarsa da maçı kazanamadı. Karşılaşma 105-90 bitti.
Maç esnasında denizden taraftaki potanın arkasındaki tribün ki GATE 8 olarak ün salmışlar, susmadılar. Sustukları an çok ilginçtir ki Olympiakos’un maçı kazandığının belli olduktan sonraki andı. Fark Olympiakos lehine son çeyrekte 10 sayıya çıktıktan sonra birden türbünler sustu ve eve nasıl ulaşacakları derdi sardı. Malum Atina’da oturanların yapması gereken bir yolculuk vardı. Zaten o andan sonra Atinalılar stadı terk ettiler.
Yunanistan’da Türkiye takımının maçını izlemekse ilginç bir tecrübe. Onlar olaya tıpkı bizim ülkede bakıldığı gibi milliyetçi şekilde bakıp, takımlarını daha ateşli şekilde desteklediler. Çok agrasif bir kaç arkadaşa rastladık ki bizim Türkiyeli olduğumuzu bilse orada bize yumruğu indirebilirdi. Ayrıca maça birlikte gittiğimiz ve kendisini ilk defa gördüğüm, İstanbullu Türk arkadaşımızın hırkasının altında Türkiye forması olduğunu öğrenince yusuflama sıklığımız biraz daha arttı.
Maçla ilgili en çok zevk aldığım unsursa istediğim gibi Türkçe küfür etmekti. Efes smaç ya da üçlük bulunca üzülüyormuş gibi “bu da girsin o zaman size” demek çok tatlı bir duyguyu. Zaten önemli olan maçın skoru veya kazanmak değildi. Önemli olan orada olmaktı. Ve ben oradaydım.
Kategori: Yazılar
28 Eki 2009
6 ay sürecek hayatımın Yunanistan’da yaşanacak kısmı dün itibariyle başladı. İki gündür yaptığım yoğun gözlemleri bu periyodu daha sonra hatırlamak amacıyla başta kendim için, ardından tüm okuyanlar için paylaşacağım.
Hep söylenen şey iki ülkenin birbirine çok benzediği. Evet oldukça benziyorlar ancak benzeme oranı bana kalırsa çok da yüksek değil. Çünkü dil, din, uzak olmasa da yakın tarih pek çok farklılık ortaya çıkarmış. Evet belki oynadığımız oyunlar birbirine çok benzeyebilir ama yaşayış tarzı olarak çok farklı olduğumuz noktalar da var. İki günlük tecrübeyle özetlemek gerekirse:
- İstanbul’daki trafiğe çok benzeyen trafiğiyle aslında beni şaşırttı. Çünkü 3 milyonluk şehirle karşılaştırdığım şehir 18 milyonluk megapol İstanbul. Ama şunu söylemeliyim ki sürücüleri daha agrasif ve kurallara daha az uyuyorlar. Karşıdan karşıya geçerken 5 defa sağınızı solunuza bakmanız gerekiyor. Ufak bi notta plakalardan bizim ülkedeki plakaların hepsine AB’ye girmememize rağmen mavi zımbırtılardan koydular, zorunda dediler ama burada 10 araçtan 3′ünde GR yazılı mavi şerit var.
- Türkiye’de yabancı şeylere düşkünlüğü biliyorsunuz. Teknik direktör yabancı olsun, yabancı müzik dinleyelim, yabancı şarkıcılar daha yakışıklı olsun gibi. Bu durum bu topraklarda da aynı. Kendi müziklerini hiç sevmeyen, yabancı müziklerin daha iyi olduğunu söyleyen sonra bana Serdar Ortaç açıp işte kalite budur diyen bir topluluk var. Çok ciddiyim. Özellikle ben Tarkan’ın bu kadar sevildiğini tahmin etmiyordum. Hele buralarda sanırım Atatürk’ten fazla seviliyor:)
- Tıpkı İstanbul gibi Atina’da gece hayatı hiç bitmiyor, geceleri rahatça dolaşılamıyor, ortalık uyuşturucuya ve fuhuşa bulanıyor. Geceleri “ya bu kadar taksi var da gündüz neden biz görmüyoruz” diyecek kadar taksi ortaya çıkıyor.
- Bana izletilen eski Yunan filmleri ve Türk filmleri neredeyse birbirinin aynısı. Televizyon dizileri zaten aynı, tıpkı bizimki gibi kalitesiz, kötü ama kısa süreli. 90 dakika değil yani. Show programları bizdekilerden daha açık saçık, hatta iç çamaşırıyla hava durumu sunan sarışın bir ablaları bile var ki bunu çok eğlendirici buluyorlar. Onlarda da şarkı, model, dans yarışmaları var, bu bakımdan değişen hiç bir şey yok. Çok aşırı olmasa bile bizden daha rahatlar. Buna paralel olarak şehrin en merkezi büfelerinde, en ön sıralarda, en göze çarpan yerlerde porno yayınlar olması bize göre büyük farklılık olduğunu gösteriyor.
- Her bulduğumuz yüksek tepeye, bina önüne bayrak dikmek bizim adetimiz sanıyordum, oysa kesinlikle değilmiş. Pek çok binanın tepesinde Yunan bayrağını görebiliyorsunuz. Diğer Avrupa ülkeleri nasıl bilmiyorum ama bayrağı için uzun süre savaşan ülkeler sanırım onu hep yükseğe koymak istiyorlar.
- Avrupalıların evlere ayakkabılarıyla girip, yaşamaları hep duyduğum fakat hiç yaşamadığım bir olaydı. Evleri otel gibi kullanarak yaşadıkları için ve evlerinde halı bulundurmadıkları için sorun olmuyor onlara göre. Ancak yağmur yağdıktan sonra çamura girilen ayakla mutfağa, banyoya girmek, bana biraz garip geldi. Her yer kirlenir abi böyle…
- Tabi ki alfabe farkı. Çünkü dilin farklı olması aslında çok çok önemli değil. Yani “????????” yazısı gördüğünüzde hiçbir şey çağrıştırmıyor belki ama okunuşu yani çözülmüş hali “karpuzi”. Bir çözseniz ne yazdığını anlayacaksınız ama olmuyor ki… Patates, çiftetelli, kuzine, aşık, baba gibi onlarca ortak kelimemiz var ama önce alfabeyi öğrenmek gerekiyor.
- Atina’da ilk göze çarpan şey inanılmaz fazla göçmen olmasıydı. Özellikle Afrika kökenli siyahiler ve Asya kökenli Pakistan, Hintli çoğunluk beni şaşırtmadı değil. Sanırım bu durum AB üyesi olmanın bir getirisi. Yani AB’ye üye olmamız durumunda bütün Türkiye’lilerin Avrupa’ya gideceğini düşünüyorlar ama Avrupa’ya giden gitmiş zaten. Mesela Türkiye’nin hiç bir tarafında bu kadar siyahi ya da Pakistanlı göremezsiniz. Biz gçöü daha çok içimizde yapıyoruz. Her şeyde olduğu gibi bir zarar verirsek kendimize veriyoruz.
- Yunan polisinin ağırlığı ya da hafifliği mi desek.. Bizim ülkede polisten it gibi korkulur, yani öyle olması istenmiştir. Polis döver, söver ve devlettir, ona hakaret 6 aydan başlar, mukavemet ederseniz vay halinize. Ama Yunanistan’da polisler, bizim algıladığımız gibi değil. Yani asayişi sağlamak adına kırıp dökmüyor, sövmüyor, uyarıyor, gülüyor, ortalıkta hiç görünmüyor. Bizde Türkiye’nin en kalabalık yerlerinde polislerin toplandığı, panzerlerinin bulunduğu özel alanları var(bkz. Taksim, Kızılay). Alexis ve Baran’ı ele alalım. Alexis Yunanistan’da polis tarafından öldürüldüğün ülke ayağa kalkıp, polisleri pıstırdı; Türkiye’de İzmir’li Baran’ı kaç kişi tanıyor.
- Evet din farklı, ancak bu en az göze çarpan noktalardan biri. Özellikle Atina’da en önemli yapıların hiçbiri dini binalar değil. Müzeler, tiyatrolar, üniversite binaları, kütüphane, Akropol bunların hiçbiri dini mekan olmadığı için kültürlerinde dinin yeri bizimki gibi değil. Bizde din kültürün hemen hemen orta noktasındadır. Onlar dini daha çok kişisel bir konu olarak gördüğünden çoğu kişi dinini başkasına söyleme gereği bile duymaz. Bundaki en önemli neden ise Yunanistan’da okuma-yazma oranının %98 olması. Bizde hala %88′lerde gezelim. 88 de iyiymiş demeyin, çünkü iki önümüzde Malezya var.
Neyse şimdiden ortalığı tespite boğduk. Maceraları ve diğer tespitleri sonraya bırakalım…
Kategori: Sinema
27 Eyl 2009 
Güneşi Gördüm şüphesiz ülkemiz için önemli bir filmdi. Doğuyu batıya anlatmaya çalışan, ülkemizde çekilen pek çok filmden biri olmasına rağmen üslubu ve netliği öylesine vurucuydu ki insanların çoğuna mesajını direkt olarak uzaklaştırdı. Barışı, kardeşliği, önce insan olmayı bize göstemeye çalıştı. Bizi bize anlatmaya çalıştı. Şimdi dünyaya anlatma yolunda. (daha fazla…)
Son Yorumlar