Kategori: Yazılar
13 Şub 2010Yukarıdaki resimde “???????? ????” olarak bahsedilen ve çevirisi “Yunan kahvesi” olan ürünü görüyorsunuz. Careefour’da birden bire karşıma çıkan bu ürün beni dakikalarca güldürdü. Çünkü bizim Türkiye’de Türk kahvesi olarak bahsettiğimiz ürünü ilk kez Yunan ambalajında gördüm. Sadece kahve değil, kahve gibi dönerden, baklavadan ve diğer ürünlerden de aynı şekilde bahsedebiliriz. Türkiye’de doğmuş birisi olarak dönerin, kebabın, kahvenin, baklavanın hep bizim olduğu söylenerek büyüdük. Başka ülkelerde bu ürünleri görünce nedense gurur duyduk. Bu gururdan yola çıkarak bir kaç tane saptama yapmak istiyorum.
Öncelikle kahvenin şimdiki tabirle “Osmanlı’nın resmi içeceği” olduğunu biliyoruz. Hatta Viyana kuşatmasından dönüşte geride bırakılan kahvenin, cezvelerin hala Hırvatistan’da, Bosna’da, Avusturya’da çok popüler olduğunu biliyoruz. Bu yüzden balkanlardaki pek çok dilde İngilizce’de pot(kap) denilen eşya özelleşerek cezve adını almış, ama konumuz bu değil. Konumuz Türk kahvesinin nasıl Yunan kahvesi olduğu.. 1974 Kıbrıs olaylarından sonra Yunan restoranlarında birden aynı kahvelerin ismi değiştirilerek Yunan kahvesi olmuş [1]. Baklava ve dönerle ilgili de benzer örnekler verebiliriz. Bizim tavukla ve dana etiyle yaptığımızı onlar domuz etiyle yapmışlar, baklava olmuş baklavakis, dürüm, şiş, hepsi Yunanistanda da yapılan şekiller.
Böyle yazınca ne kadar garip bir gurur sarıyor içimizi değil mi? Bu yüzden bu hikayeleri anlata anlata bitiremiyoruz. Peki neden şöyle bakmıyoruz: Osmanlı’nın içinde zaten Yunan halkı yok muydu? Yani kahveyi tüketenlerin eskiden Osmanlı olduğunu söylemekle şimdi Yunanların içtiğini söylemek arasında fark var mı? Belki esası Antep’te yapılabilir ama yüzyıllardır Ege’de bütün halkların yaptığı şeyin ismi zaten baklava değil miydi? Ha baklavakis, ha baklava, ne farkederki? Tabi ki kaynağına yakın olan bütün ürünler daha özeldir, yani Antep’te yemekle Niğde’de yemek bile farkederken Atina’da farketmemesi mümkün mü?
Gelin kompleksimize başka bir noktadan bakalım. McDonalds’ları, McChikenları, bütün McZırvaları, Burger Kingleri, Starsucksları, KFC’lerı, Levi’sları, bütün Amerikan zincirlerini düşünelim. Amerikan vatandaşlarının bütün dünyada gezip, bu bizim malımız, bu Amerikan malı diye gururlandıklarını düşünür müsünüz? Evet zaten gururlanıyorlar, bu yüzden Vietnam’a, Ortadoğu’ya, Afrika’ya pençe atıyorlar. Amerikalılar ne kadar da gururlulardır değil mi?!?!!???
Yıllardır sadece yoğurt ve kebap kelimesini dünyaya satmakla övünen halkımın, kullandığı bütün biyolojik, kimyasal, coğrafi terimlerin hepsini Yunanca’dan alması ne kadar ilginç değil mi? “Kebabı bizden çaldılar, döneri sahiplendiler, şimdi de sıra baklavayı araklamaya geldi” diye nara atan haber bültenleri, hiç kaç tane Yunanca terimi kullandığımızı hesaplamaya kalktı mı? Ve daha ilginci neden bütün bu muhasebeleri yapmak zorundayız? Aynı toprakta yüzyıllarca yaşamış milletler neden hesap-kitap yapmak zorundalar. Yemek isimlerine bile sıçrayan öfkeler, kompleksler bizi ancak düşman yapıyor zaten. Ve dışarı karşı caka satan milletler, hep kendi içlerinde mutsuz, hep huzursuz.
Yani ha baklava demişiz, ha baklavakis, ha Türk kahvesi olmuş, ha Yunan.. Ne farkeder ki, yiyin, için gitsin be dostlar. Akşam da tavernada hep birlikte eğlenelim…
[1] Kaynak
Kategori: Yazılar
7 Şub 2010Yunanistanla ilgili herhangi bir kitaba bakıldığında görülmesi “gereken on yer” içinde mutlaka Korintos Kanalı’nı görürsünüz. E buraya kadar gelmişken kanalı da görmemek olmazdı herhalde.
İş yorgunluğunu üzerimizden atmak için kullandığımız bir pazar gününü heba edip, bir yerlere gitme fikrinin kafamıza yerleşmesi, ardından gidilecek yerin Korintos olmasına karar vermemizden sonra, pazar sabahı şehrin merkezinde üç arkadaş buluştuk. Korintos’a gidiş amacımız, öncelikle antik Korintos kentini görmek, sahil kenarında şöyle afiyetli bir yemek yemek ve Korintos Kanalı’nı görmekti. Ancak çalışma günlerinde dahil günde 6 saat mesai yapan Yunan kardeşlerimizin pazar günü bir müzeyi açmasını beklemekle fazla medet umduk sanki. Gidiş yolunu sorduğumuz herkes pazar günü kapalı olacağını bize çat pat anlatırken, taksiciler bile “götürürüz ama ne yapacaksınız ki orada?” ifadesiyle heyecanımızı alıp götürdüler. Normalde müzelerin pazar günleri açık ve bedava olduğunu bilen biz, bunu aylardan ocak olmasına bağlamaktan başka bir şey yapamazdık tabi.
Bu hayalkırıklığının ardından karnımızı güzel bir Yunan yemeğiyle doyurup, biraz şarap içmeye karar verdik. Malum saat üçtü ve görmek için onca yolu teptiğimiz şeyi göremeden geri dönme ihtimalimiz vardı. Zaten bir kaç saat sonra hava kararacaktı. Madem öyle girelim bi tavernaya şöyle tıka basa bi yemek yiyelim.
Evet aslında amaç güzel bir Yunan yemeği yemekti ama mutfaklar o kadar aynı ki bizde olmayıp da Yunanistanda olan bir tadı bulmak gerçekten çok güç. Çünkü yemekleri sipariş ettiğimizde farkına vardık ki istediğimiz şeyler Yunan usulü kebaptan başka bir şey değildi. O noktada imdadımıza Yunanistan’ın müthiş zeytinyağıyla yapılmış, enfes salatası ve ev yapımı şarabı yetişti.
Yemeği kısa sürede yedikten sonra, Korintos Kanalı’nı görmeden Atina’ya dönmenin salaklık olacağını tok beyinlerimiz idrak etti. Sonra çevrede zaten tek tük gördüğümüz insanlara İngilizce bir şey sormaya çalışarak yönümüzü aramaya çalışırken, Türkçe bilen bir Romanyalı teyzeye rastladık. Romanyalı bu teyze, İstanbul’da 3 yıl kalmış, Türkçe’yi yavaşça ama bizden iyi konuşan bir teyzeydi. Romanya’nın kötü şartlarından kaçıp önce İstanbul’a, sonra oradan da Atina’ya gelmek zorunda kalmış.
Romanyalı Türkçe bilen teyzemizle sohbet ederken bir sorusu ise bizi neye uğradımızı şaşırttı. Türkiye’nin ve insanlarının iyiliğinden bahsederken, bize “neden buraya geldiniz ki?” diye sordu. Biz Avrupa’yı görmek istediğimizi söylediğimizde de “o zaman Avrupa’ya gitseydiniz, burası Avrupa değilki!” cevap verdi. Ona göre ve bizimde kendi aramızda konuşmalarımızdan çıkan sonuç, aslında Yunanistan’ın bir Avrupa ülkesi olamayacağı yönünde birleşiyordu. Bu konuyla ilgili daha özelleşmiş, daha kapsamlı bir yazıyı önümüzdeki zamanlarda yazacağım zaten.
Gayretli çabalarımız ve teyzemizin elimizden tutup götürmesiyle Korintos Kanalı’nı bulmuş olduk. İlk gördüğümüz anda gerçekten hayretle karışık bir kafa karışıklığı uyandı. Köprünün üzerinde durup fotoğraf çektiğimiz yer, İki koca karayı birbirinden ayıran, bizim Mora yarımadası dediğimiz yeri Mora adası yapan, onların Peloponnese dediği yeri adaya çeviren bir yapıydı. Daha önce ne Süveyşi, ne Panamayı görmüş bizler tabiki şaşkındık. İnsanoğlunun yapabileceği şeylerin sınırını kafamızda alabildiğine küçültmüşken birden bu kanalla karşılaşmıştık.
Kanalın tariyle ilgili küçük bir bilgi vermek gerekirse 1881 ile 1893 yılları arasında yapılmış olduğunu söyleyebiliriz. Aslında böyle bir kanal yapma fikir milattan önce 7. YY’da Periander tarafından atılmış ancak o dönemin teknolojisiyle yapılması mümkün değilmiş. Ardından 200 yıl arayla hep birileri denemiş. Ancak Nero’nun bu amaca en çok yaklaştığını söyleyebiliriz. MS 1. yy’da o zamanki Yahudi savaşını düşünerek, şimdiki kanalın her iki tarafından 40-50 metre genişliğinde kazıp ortada bitirmeyi düşünmüş, ancak ölümüyle planı da yarım kalmış. Ancak şimdiki modern kanalın başladığı ve bittiği nokta Nero’nun o zaman belirlediği noktayla aynıymış.
1870′lerde Süveyş’in yapılmasıyla cesaretlenmiş Yunanlar 1881 yılında Panama’dan tecrübeli Macarlı iki mimara kanalı yaptırmaya karar vermişler. Kanal tamamlandığında görkemli bir açılışla açılmış. Açılmasının ardında her 10 senede bir temizlenmek için aylarca kapalı tutulmuş. Sadece 1923′te kanala düşen 40.000 metreküp materyal ancak iki senede temizlenebilmiş.
Kanalın özelliklerine gelirsek, su seviyesine göre yüksekliği 80 metre olan iki dağın yarıldığını, su seviyesinin 8 metre olduğunu, genişliğinin 24 metre olduğunu söyleyebilirim. Okyanus tipi çok büyük gemiler geçemese de senede 11 bin gemiyi 400 kilometrelik uzun bir seyahatten kurtarıyormuş. Kanalın bana ilginç gelen özelliklerinden birisi de üzerinde yazları Bungy Jumping yapılabiliyor olması. Ne söyleyim canım çekmedi değil..
Ancak biz orada bu görkemli yapının keyfini çıkarırken, buz gibi havanın altında elimizde merkezden getirdiğimiz şaraplarımıza ısınmaya çalışıyorduk. İki şişe şarabı ne olduğunu anlamadan, sohbetlerimizle birlikte eritip, tuttuğumuz taksiyle Atina’nın yolunu tuttuk. Korintos antik kentini göremesek de, kenti antik serüvenimizi yaratmayı başarmıştık.
Kategori: Yazılar
29 Ara 2009Bir kaç gün önce FlickrBlog’da It’s Istanbul not Constantinople isimli yazıyı ve İstanbulla ilgili yazıya iliştirilmiş resimleri gördüm ve şaşırdım. Şaşırmamın iki sebebi vardı. İlki ilginç yazılara ve resimlere rastladığım FlickrBlog’da günün birinde Türkiye’yle ilgili bir yazı göreceğimi hiç düşünmemiştim. İkincisi bu yazıya kendini gururla Bizans’ın devamı olarak gören Yunanistan’da rastlamak oldu. Yazıya ismini veren aslında bir The Four Lads’in parçası Istanbul(Not Constantinople).
1953 yapımı bu parçayı Vikipedi’de gördüğümüz gibi pek çok grup seslendirmiş(coverlamış). Ama yukarıdaki videodaki They Might Be Giants’ın yorumuyla bu parçayı hatırlamak oldukça hoş. Her duyuğumda sanki bir İstanbul Film Festivali şenliği havasında ordan oraya atlayıp zıplayan, üç neşeli insan görüntüsü gözümün önüne geliyor. Parçayla ilgili bir diğer bilgiye(bu biraz gereksiz) YouTube’ta videoyu araştırırken rastladım. Meğerse aynı parça Julia Roberts’lı, Kirsten Dunst’lı Mona Lisa Smile filminin müzikleri(soundtrack’i) arasındaymış.
Tabi Yunanistan’da İstanbul’a bakış bizim umduğumuzdan daha yumuşak. Bizdeki gibi eski kafalı, bağnaz, yobazların söylediği şeyler tabi ki düşmanca. Yok biz o zaman parçalanmasaydık siz alamadınızlar, yok şehir o zamanlar daha güzeldi siz bozdunuzlar… Yeni nesilin, “artık yeter düşman düşman nereye kadar” diyen tayfanın gözünde ise kendi ülkesinin yanı başında, sadece kimliğiyle gidebileceği olağanüstü bir hazine olarak görülüyor. Burada tanıştığım insanların çok çok büyük bölümü İstanbul’u defalarca görmüş, kalanı da “ilk fırsatta gideceğim” diyor. Ve çoğunun geliş amacıda kebabın orjinalini, baklavanın orjinalini yemek ki bu orjinal tabiri benim değil onların kullanımı.
İstanbul onların için acı olmak çok büyük zaman dilimi önce çıkmış. Onlar için asıl acının adresi İzmir. Mübadelenin getirdiği ve götürdüğü yüzbinlerce insanın arkasında bıraktığı gözyaşı, İstanbul’un Konstantinapoli olma iddiasından çok daha önemli. Ama kimse merak etmesin, Türkiye’yi hep güzel sözlerle anan, çocuklarına Türkçe öğreten, sadece becerizksiz-basiretsiz politikacıları suçlayan müthiş insanları da var.
Kategori: Bugün Ne Öğrendik
26 Ara 2009Kategori: Yazılar
19 Ara 2009
Başlık aslında saçma. Yasaklar tabiki her yerde var, ama söz konusu internet siteleri olunca, AB üyesi ülkelerde yasakların olduğunu ben daha duymamıştım. Artık insanların çokça ziyaret ettiği video tabanlı müzik dinleme sitesi Fizy.com internet adresine Yunanistan IP’si ile girdiğiniz zaman gördüğünüz sayfa bundan ibaret.
Ancak durum burada bizdeki yasaklardan değişik. Bizde ulaştırma bakanlığının, adalet bakanlığıyla yaptığı yardımlaşma örneğiyle tek tip, soğuk ve mahkemenin karar metni açıklanmaksızın <h1> tagıyla sunuluyor. Yunanistandaki örneği ise ilginç. Yunan makamlarının Fizy ile yaptığı görüşmeler sonunda, Fizy’nin ülkenin telif yasalarına uymadığını ve cezalandırılacağını söylemesi üzerine, Fizy.com internet site kendi isteğiyle, kendi kodlarından bu yasağı sunarak, Yunan kullanıcılarını engellemiş. Tabi bu internet sitesinin Yunanistan’da engelli olup, Türkiye’de engelli olmaması; yasaklar ülkesi Türkiye’yken, AB üyesi Yunanistan’ın site yasaklaması tuhaf sanki.
Söz konusu internet ve müzik olunca aslında telif konuları gündeme geliyor. Hayatında internete girmemiş adamlar internetin cadı kazanı olduğunu zırvalayıp, orta çağ örneğiyle yakılması gerektiğini söylüyorlar. Oysaki bu o kadar saçma ki.. Saçma olan internetle savaşmaya çalışmak. Dünyanın en büyük şirketleri internetle barışan şirketlerken neden telif, müzik şirketleri savaşmaya çalışıyor ki? Bunun yerine ayak uydurup sistemlerini, stratejilerini ona göre kursalar onlar da çok kar edecekler. Mesela Türkiye’de olduğu gibi yasal müzik dinleme platformaları oluşturarak gelirler(reklam ve diğer) telif sahiplerine aktarılabilir. Ya da şarkıcılar bir veya iki parça iddialı parçanın yanına 8 tane kabak parça koyup “albüm” yabacaklarına adam gibi parçaları olduğunda bu sitelerden o şarkıları sunarak çok kar edebilirler. Tabi bunları düşünmek yerine Ali Rıza Binboğa, Hakan Peker kılıklı abiler çıkıp, “alçaklar internetten müzik indiriyorsunuz deyince” olay onlar için kötü sonuçlanıyor.
Son olarak korsan CD sektörünün Yunanistan’daki durumundan bahsetmek istiyorum. Buradaki korsanın yaygınığı bana 7 sene önceki Türkiye’yi hatırlatıyor. Hani bir ara tezgahı alan sokağa çıkıp CD satıyordu, yarısı boş-yanmış oluyordu, şanslıysanız verdiğiniz paranın karşılığını alıyordunuz ya işte o zamanlar. Bizde baya köşeyi dönen olmuştu. Ama şimdi korsan gerçekten illegal bir şey oldu bizim ülkede. Merdiven altlarına, hatta daha ücralara taşındı. CD korsanlığı yok oldu diyebiliriz hatta. Gerçi şimdi işler mega bit seviyesinde, rapidshare linklerle yürüyor ama neyse.. Yunanistan bizim o zamanın tam kopyası. Afrika’dan gelmiş siyah kardeşlerimiz, Asya’dan gelmiş Hindu amcalarımız; neticede göçmen azınlık ülkede tutunabilmek için film, müzik, oyun, oyuncak, çanta, saat ne varsa korsan satıyorlar. Hani hatırlarsınız ya bizde de aynı işi, doğudan gelen, evinde 10 nüfus olan kardeşlerimiz yapardı. Aynı işte…
Kategori: Oradaydım
19 Kas 2009
Atina’da bulunduğum zaman dilinde pek çok yapmayı planlıyordum. Bunlardan birisi Panathinaikos’un basketbol maçına gitmekti. Çünkü Panathinaos, Avrupa’nın en iyi dört basketbol takımı arasında yer alıyor. Son 5 sene içinde iki defa şampiyon olup 1 defa final oynaması bunun bir kanıtı olabilir belki. Ancak gelgelelim Türkiye’de basketbolun şu anki durumuna gelmesini sağlayan Efes Pilsen, Olympiakos’la aynı gruba düşmüş. Elimden fazla bir şey gelmez. Panatinaikos’la şansımı ileriki turlarda deneyeceğim.
Olimpiakos’la Efes Pilsen’in maç yapacağını öğrendiğimiz vakit bilet fiyatlarını, Türkiye için tribün açılıp açılmayacağını öğrenmemiz gerekiyordu. İnternetten yaptığımız fiyat ve mekan araştırmaları sonucu bilet fiyatlarının 10-15€ civarında olduğunu ve maçın Olympiakos’un basketbol mabedi Peace and Friendship Stadium‘da oynanacağını öğrendik. Bu stad Olimpiakos’un şehri Pire’de bulunuyormuş ve 11,390 kişilik kapasiteye sahipmiş. 2004 Atina Olimpiyatları için yeniden düzenlenen stadın yeniden yapımına 7.4 milyon € para harcanmış. Geri kalan bilgilere ulaşmak için burayı tıklayabilirsiniz.
Efes Pilsen’i Türkiye’de ve Avrupa’da destekleyen birisi olarak karşılaşmayı Efes tarafında üstelik Yunanistan’da izlemenin çok güzel olacağını düşünüp, internet üzerinden Efes Pilsen kulübünün telefonunu bulup Skype’la aradım. Telefonda çıkan ilk kişiye “Yunanistan’da ben ve iki arkadaşım öğrenci olarak bulunuyoruz. Efes Pilsen buraya geleceği için çok heyecanlıyız. Acaba Efes Pilsen için tribün açılacak mı? Ya da maçı Efes’i destekleyebileceğimiz bir şekilde izleme ihtimalimiz var mı?” sordum. Sonra beni başka bir yere bağladılar ve çıkan kişiye de aynı cümleyi kurdum. Ardından o da beni birisine bağladı. Bu anlatma ve bağlanma olayı 5 defa tekrarlandıktan sonra bana en son konuştuğum kişi Alper Yılmaz isminde birinin telefonunu verdi ve onunla konuşmam gerektiğini söyledi. Alper Yılmaz ismi hiç yabancı gelmiyordu ama kim olduğunu da bilmiyordum.

Sonra Alper Yılmaz’la bağlantı kurdum. Kendisi çok nazik şekilde Olympiakos kulübüyle konuşması gerektiğini, Efes’in deplasmanlarda fazla taraftarı olmadığı için ve ülke Yunanistan olduğu için sorması gerektiğini ertesi gün aynı saatte aramamı söyledi. Ben ertesi gün aynı saatte aradığımda hala konuşmadığını, ertesi gün tekrar aramamı söyledi ki ertesi gün 12 Kasım 2009 Perşembe ve maç günüydü. Skype’ı kapattıktan sonra aklıma Alper Yılmaz’ı araştırmak geldi. İstatistiklere baktığımda ve Ekşi Sözlük’ten öğrendiğim kadarıyla Alper Yılmaz Efes Pilsen’in idari menajeriymiş. Tabi maç günü aradığımda hala soramadığın telefonumu vermemi, bir gelişme olursa beni arayacağını söyledi. Ve tabiki aramadı.
Maç günü ve saati geldiğinde bilet almak için beklediğimiz uzun kuyruk sonunda biletimizi aldık ve maça girdik. Gerçekten görkenli olan Barış ve Kardeşlik Stadı’nda yaklaşık 3000 kişi Olympiakos’u desteklemeye gelmişti. Maça Efes iyi başlasa ve bir ara skor farkını lehine 8 sayıya çıkarsa da maçı kazanamadı. Karşılaşma 105-90 bitti.
Maç esnasında denizden taraftaki potanın arkasındaki tribün ki GATE 8 olarak ün salmışlar, susmadılar. Sustukları an çok ilginçtir ki Olympiakos’un maçı kazandığının belli olduktan sonraki andı. Fark Olympiakos lehine son çeyrekte 10 sayıya çıktıktan sonra birden türbünler sustu ve eve nasıl ulaşacakları derdi sardı. Malum Atina’da oturanların yapması gereken bir yolculuk vardı. Zaten o andan sonra Atinalılar stadı terk ettiler.
Yunanistan’da Türkiye takımının maçını izlemekse ilginç bir tecrübe. Onlar olaya tıpkı bizim ülkede bakıldığı gibi milliyetçi şekilde bakıp, takımlarını daha ateşli şekilde desteklediler. Çok agrasif bir kaç arkadaşa rastladık ki bizim Türkiyeli olduğumuzu bilse orada bize yumruğu indirebilirdi. Ayrıca maça birlikte gittiğimiz ve kendisini ilk defa gördüğüm, İstanbullu Türk arkadaşımızın hırkasının altında Türkiye forması olduğunu öğrenince yusuflama sıklığımız biraz daha arttı.
Maçla ilgili en çok zevk aldığım unsursa istediğim gibi Türkçe küfür etmekti. Efes smaç ya da üçlük bulunca üzülüyormuş gibi “bu da girsin o zaman size” demek çok tatlı bir duyguyu. Zaten önemli olan maçın skoru veya kazanmak değildi. Önemli olan orada olmaktı. Ve ben oradaydım.
Kategori: Yazılar
15 Kas 2009
Yunanistan’da yirmi günü doldurdum ve bir çok konu hakkında daha kalıcı, dişedokunur bilgiler öğrendim. Öğrendiğim bilgilerle birlikte yaptığım gözlemler, Türkiye’yle karşılaştırmalı düşünceler, fikirler yavaş yavaş kafamda oturdu. Yunanistan ile Türkiye arasındaki benzerlikten buradaki yazıda bahsettikten sonra, Yunanistan’da ulaşımın nasıl sağlandığını anlatarak bazı saptamalar yapmak istiyorum.
Atina’da ulaşım ücretleri öğrenci için 0.5, sivil için 1 euro olacak şekilde düzenlenmiş. Aldığınız bilet bir buçuk saat içinde otobüsten metroya, tramvaydan teleferiğe pek çok yerde kullanılabiliyor. Aylık abonman fiyatları 18 € ile 35 € olarak değişiyor. Buraya kadar bilet konusunda her şey bizdeki gibi. Ancak bizden öyleri bir farkları var ki ilk gördüğüm zaman aklım çıkmıştı.

Yunanistan genelinde biletle bineceğiniz hiç bir taşıtta turnike sistemi veya görevli kontrolü yok. Biletinizi yaygın şekilde otomatik gişelerden aldıktan sonra bütün taşıtlardaki bilet okuma makinelerine sokuyor ve okutuyorsunuz. Makine de biletinizin üzerine okuduğu tarihi yazıyor. Ancak ilginçlik daha önce okunmuş bir bileti yeniden okuttuğunuz zaman yeni biletmiş gibi kullanabilmeniz. Bunun yanında bir buçuk saatlik sürede istediğiniz taşıda bindiğiniz için makineye hiçbir şey okutmazsanız da aktarma yapıyormuş gibi davranabiliyorsunuz. Tabi sanki abonmanınız var da evde unutmuş gibi ordan oraya elinizi kolunuzu sallaya sallaya gidebilirsiniz.
İlk düşündüğüm şey “aynı sistem bizde olsayı kimse bilet almazdı” oldu ve Yunanistanlı bir arkadaşıma kontrol olup olmadığını sordum. O da nadiren kontrol olduğunu, kontrolde biletim çıkmazsa biletin 100 katı ücretle cezalandırılacağımı söyledi. Benim ve iki aydır burada yaşayan Türkiye’den arkadaşım hiç bilet kontrolüne denk gelmemesi kontrollerin esnekliğini gösteriyor. Bizim ülkede var olan İETT ve ESHOT biletlerinin sahtesi basılırken burada herkes kendini kontrol ediyor. Yani mesela bileti olmayanlar tıpış tıpış kiosklara gidip biletlerini alıyorlar ya da ayın başında abonman veren yerlerin önünde metrelerce kuyruk oluyor.
Atina’da ulaşımın can damarı üç hat halinde bulunan Atina Metro’su. Atina metrosu denmesine rağmen bazen başka bir şehir olarak algılanan, bazen aynı olarak görünen Pire şehrinin durumunu hala anlamış değilim. Atina 2004 Olimpiyatları’nda futbol ve basketbol aktiviteleri Karaiskakis’teki spor kompleksine taşınmış. Ayrıca Olimpiyakos’un mekanı olan Pire ile Panatinaikos’un mekanı olan Atina aynı şehir sayılmıyorsa, neden derbiler içinde adı geçiyor onu da anlamadım. Sanırım bu karışıklığın sebebi şu: Bu iki şehir eskiden birbirinden uzak olarak görülüyormuş. Ancak sanayinin ve ulaşımın gelişmesiyle iki şehrin arasındaki mesafe hem kapanmış hem de metro hattıyla 20 dakikada gidilen ulaşılabilen iki şehir olmuş.
Pek çok metro istasyonunda müze şekline getirilmiş ve turistlerin oldukça ilgilisini çeken tarihi kalıntılar var. Roma ve Bizans döneminden gelen çanak-çömlek, su boruları, ev duvarları metro istasyonlarında sergileniyor. Gelip çekerken gözünüze çarpması bile şehrin tarihi bir mekan olduğunu hissetiriyor.

Şehrin diğer can damarları otobüsler. Üzerlerindeki gidiş ve geliş yönlerini Yunan alfabesinden dolayı okuyamasanız da bir süre sonra rakamları ve durakları ezberleyip, rahatça seyahat edebiliyorsunuz. Otobüsün her kapısının yakınında bilet makinesi bulunmasından dolayı, isteyen istediği kapıdan otobüse biniyor. Otobüs şoförünün polislik yapmaması, herkesin kendisini kontrol etmesi sayesinde binişler ve inişler yarım dakikada tamamlanıyor. Bizdeki gibi binerken duraktakilerinin alımını 5 dakika beklemiyorlar.
Kişisel ulaşım konusunda tercihleri bizden oldukça farklı. Motorsiklet, mobillet, scooter gibi motorlu ve iki tekerlekli tipteki araçların trafikteki yaygınlığı arabaların sayısına çok yakın. Özellikle Atina’nın büyüklüğünü ve park sıkıntısını göz önünde bulunduranlar, motorsikletle ulaşımı daha fazla tercih ediyorlar. Şehrin düz olmasına rağmen bisiklet yerine motorsiklet türlerini tercih etmeleri aslında ilginç. Çünkü ben hep Avrupa’daki başkentlerde insanların bisiklet kullandığını, bisiklet yolları olduğunu düşünürdüm ama yanıldığımı anladım. Başka başkentler için geçerli olabilir ancak Atina için aynı durum geçerli değil.
Yine şehrin park sorunundan ötürü burada arabaların boyutları oldukça küçük. Smart marka arabalara çok fazla rastlanırken, araba modelleri genelde hatchback şeklinde. Mini Couper, Citroen C1, Toyota Aygo, Fiat Panda, Suzuki Alto, Peugeot 107 gibi minik ve ekonomik arabalarla, diğer markaların hatchback modelleri Atina’nın hatta Yunanistan’ın genelinde kullanılıyor.
Biletsiz geçebilme konusunda bizim aklımız mı daha çok pisliğe çalışıyor yoksa bizden daha mı medeniler, yoksa ikisi birlikte mi bilmiyorum. Tek bildiğim her şeyimizin ortak olduğunu söylesek de kişilerin otokontrolü konusunda, hiç mi hiç bize benzemiyorlar.
Kategori: Yazılar
31 Eki 2009
TURKISH ENGLISH GREEK ________________________________________________________________ Adet Custom Adeti Afaroz Excommunicate Aforismos Aga Land owner Agas Ahmak Idiot Ahmakis Ahtapot Octopus Htapodi Alan Area, ground Alana Alarga Open sea, distant Alarga Aman For mercy's sake Aman Anadolu Anatolia (East in Greek) Anatoli Ananas Pineapple Ananas Anason Aniseed Anithos Anfora Anchor Amphoreus Angarya Forced labor Angaria Aptal Stupid Abdalis Apukurya Carnival Apokria Arap Negro, bogyman Arapis Arnavut Albanian Arnautis Asik Someone in love Asikis Atlet Athlete Athlitis Avanak Gullible, stupid Avanakis Ayran A drink Ariani Baba Father Babas Baca Chimney Batzias Bacak Leg, leg of trousers in G. Batzaki Bacanak Brother in law Batjanakis Baglama A string instrument Baglamas Bahce Garden Bahtses Bahsis Tip Baxisi Bakir Copper Bakiri Bakkal Grocer Bakkalis Baklava Baklava Baklavas Balta Ax Baltas Bamya Okra Bamia Barbunya A fish Barbunia Barut Gunpowder Baruti Battaniye Woolen Blanket Batania Batakci Swindler Bataxis Bayrak Flag Bairaki Bekar Batchelor Bekiaris Bekri Drunk Bekris Bela Trouble Belas Benzin Petrol, gas Benzina Bereket Abundance, plenty Bereket Beton Concrete Beton Bey Mr. Beis Bezelye Pea Bizeli Biber Pepper Piperi Biftek Steak Bifteki Bodrum Cellar, dungeon Boudroumi Bomba Bomb Bomba Bostan Vegetable field, garden Bostani Bora Storm Bora Boya Paint Bogia Borek Pastry, pie Boureki Bre Hi, you Vre Budala Idiot Boudalas Bulgur Boiled wheat Bligouri But Thigh Bouti Buz Ice, very cold Bouzi Buzuki Bouzouki Bouzouki Cacik A drink with cucumbers Tzatziki Caka Swagger, vanity Tsaka Cam Window pane Tzami Cami Mosque Tzami Cambaz Acrobat, dealer in G. Tzambazis Cenabet Crabbed person Tzanabetis Cep Pocket Tsepi Cereme Fine or cost of damage Tzeremes Cezve Coffee Pot Tzesves Ciger Liver, lungs Tziyeri Cimbiz Tweezers Tsimpida Cuce Dwarf Tsutzes Cadir Tent Tsiantiri Cakirkeyif Slightly drunk Tsakir-kefi Cali Thorny plant Tsiali Calim Flexibility, show off Tsalimi Cam Pine tree Tsami Canak Shallow bowl Tsanaki Canta Handbag Tsanta Capacul Untidy Tsapatulis Capari Weight anchor Tsapari Capkin Seducer, coquettish Tsahpinis Capraz Crossed Tsaprazi Cardak Hut of dried branches Tsardaki Carsi Market Charsi Carik Rustic shoe Tsarouhi Catal Fork Tsatala Catra Patra Stumbling speech Tsatra patra Cavus Sergeant Tsausis Cay Tea Tsai Celebi Pleasant man, mentor Tselebis Cember Circle Tsemperi Cengel Hook Tsingeli Ciklet Chewing gum Tsikla Ciftetelli A dance Tsiftetelli Ciftlik Large country estate Tsifliki Cifit Tight in money Tsifoutis Cimento Cement Tsimento Cinko Zinc Tsingos Ciftlik Big farm, property Tsifliki Cirak Apprentice Tsiraki Cipura A fish Tsipura Ciroz A fish Tsiros Coban Shepherd Tsobanis Corap Woolen sock Tsurapis Corba soup Tsorbas Corek Large bun Tsoureki Cotra File fish Tsotra Dalavere Trick, deceit Dalavere Dalga Wave (sorrow,love in G.) Dalka Dantel Lace Ntantella Darbuka Drum Ntarbuka Davul Drum Ntauli Defne Laurel Dafni Defter Notebook Tefteri Demet Bouquet Demati Dervis Dervish Dervisis Dert Sorrow, trouble Derti Despot Despot Despotis Diploma Diploma Diploma Direk Pole Ntereki Divan Sofa Divani Diyakos Deacon Diakos Dogru Straight Dogrou Domates Tomatoes Ntomates Dolap Cupboard Ntoulapi Dolma Stuffed leaves Ntolmas Drahoma Dowry Trahoma Duvar Wall Ntouvari Dumbelek Small drum Toumbeleki Dumen Rudder, steering wheel Timoni Dunya World Dounya Duzine Dozen Ntouzina Efendi Gentleman Afendis Eksen Axis Axonas Enginar Artichoke Anginara Evlek A measure of land Avlakia Falcata Shoemaker's knife Faltseta Fanus Lantern, lampglass Fanos Faras Dust pan Farasi (daha fazla...)
Son Yorumlar